Hazinenin Anahtarı

(Baba-oğuldan Şiirler)

Cuma Üzülmez - Müslüm Üzülmez

İstanbul, 1999

85 sayfa.


 

     ÖNSÖZ

 

     Kitabı yayına hazırlarken; annem, babama ait eski yazı ile (Arap harfleriyle) yazılmış kitap ve el yazması defterlerini gönderdi. Defterlerinden birinde Latin harfleriyle yazılmış şiirlerini görünce, şiirlerin sararmış defter yaprakları arasında kalmasına gönlüm razı olmadı, güzel hatırasını yaşatmak vefa borcum ve görevim oldu. Bu nedenle, kitabının iki kitaptan oluşmasına karar verdim. Şiirlerin bir kısmına ilişkin dip not olarak bazı sözcüklerin Türkçe açıklamaları tarafımdan yapılmıştır.
     Arap harfleri ile yazılı olanların Latin harflerine çevrimi ise bir dostumun yardımı sayesinde yapılmaya çalışılıyor.
     Babam; "Aşka esir olan benem" ve "Bir dem aşksız olmayayım" diyen Yunus Emre gibi "aşkı", Pir Sultan gibi hep "dost" ve "erenler"i aradı.
     "Gelincik Yurdunda Bahar" adlı kitabımda anısına yazdığım ve bu kitapta yeniden yer verdiğim "Vedalaşmadan Giden" adlı şiir, kendi el yazması Arapça yazı örnekleri ve ona ait fotoğraflar kanımca onu daha iyi tanımanızı sağlar. Onu saygı ile anıyorum.

     ***

     Bana ait şiirlere gelince, karar okuyucularındır. Ama şunu belirtmeliyim ki, ben amatörce yazmayı seviyorum ve yazmam gerektiğine inanıyorum. Ayrıca, yazma bana keyif veriyor.
     İnsanın beyninde oluşan aşırı enerjinin boşalımını sağlayan sevgi kanalları tıkalı ise, o insanın bedeni ve ruhu acı çeker. Ben yazmakla sevgi kanallarını mümkün olduğunca, açık tutmaya çalışıyorum. Çünkü, benim için şiir; yaşamaktır, hüzündür, sevinçtir, başkaldırıdır, paylaşmaktır, sevgidir, öfkedir, aşktır. Can Yücel'in dediği gibi "Şiir, evrenin içinde büyük seslerin molekül ve atomlardan başlayan bütünlüğü, bu bütünlüğün müziğidir." Kısaca şiir, az sözle güzel ve özlü sözcüklerle ruhları sarsmaktır. Yeri geldiğinde silaha mermi sürer gibi, yeri geldiğinde de sevgiliye kırmızı gül sunar gibi...
     Evet, yazmayı seviyorum. Yazmaya devam edeceğim. Bakın Anton Çehov ne diyor: "Yazabileceğiniz kadar çok yazın! Parmaklarınız kırılıncaya dek yazın, yazın, yazın!"
     Saygılarımla!..

Müslüm Üzülmez

 


 

ŞİİRLER

 

BİRİNCİ KİTAP

Müslüm Üzülmez

 

şiirlerim
sana bir öpücük gibi ulaşmalı
ve yastığına kırmızı bir gül gibi konmalı
yastığa başını koyduğunda
bir nefes gibi teninde dolaşmalı.

 

 

 

HAYATIMIN YAZINDAYIM

kırkdokuz yaşımı geride bıraktım.
günler, aylar, yıllar
ve de gençliğimin baharı,
su gibi aktı gitti.
şimdi,
hayatımın yazındayım,
bekliyorum çaresiz
son baharımı,
koklamak istiyorum
akıllara ziyan göğüslerin
tomurcuklanmış güllerini.

 

 

 

PAYLAŞANIN OLMALI

yürekten paylaşanın yoksa
içkiden çok
düşünceler sarhoş eder adamı.

 

 

 

DENİZ YUTAR ATEŞ YAKAR

1.
kırık tespih tanesi gibi dağıldık.
koruyamadı beni
doğduğum kent diyarbakır.
istanbul'a sığındım, o da ele verdi beni.

2.
yanıyor içim, doğduğum kent ateş.
yaşadığım kent ise deniz
boğabilir beni.
ölüm
pusu kurmuş,
gözlüyor örümcek gibi geleni-gideni.

 

 

 

TAKVİM YAPRAKLARI

takvim yaprakları solsa da
yaşananları unutmak mümkün mü?
olaylar bir bir geçer kayda
beyinde hafıza dosyalarına.

unutmadım!
zindanların uğultusu kulaklarımı her çınlattığında
gün batımı hüznünde yüreğimin derisi yüzülür
göz bebeklerime takılır resmin
seni gördüğümde bil ki güzelim
göz yaşlarımı esirgemeyeceğim.

 

 

 

BİR KEZ DAHA DENEMELİYİZ

1.
karanlıkta zehirli,
ışıkta kör olan leş karga sürüleri
sardı dört bir yanımızı,
kuşatıldık!..

işimiz zor diye
yarı yoldan dönecek değiliz.
kuyruğu titretmeden
hayatla oyun oynamayı bir kez daha denemeliyiz,
artık dönüş yok.

2.
koçero,
sen yenildin.
ben,
yoluma devam edeceğim.

 

 

 

İNSAN UMUTSUZ DA YAŞAYAMAZ Kİ...

umutla bağlandık.
umut ikicanlı, karnı burnunda
derken,
kuşku düştü umuduma.

şimdi yeniden
ruhumun derinliklerinde kuşku ateşleri yakan
közü, söndürmek için
mavi gökyüzünde
kanat kanada sevgilimle uçmak
ve tomurcuklarını yeni açmış
koklanmayı arzulayan çiçeğe konmak isteyen
bir kelebek gibi yepyeni bir umut peşindeyim.

insan umutsuz da yaşayamaz ki...

 

 

 

YİNE EFKÂRLIYIM

umutlarıma kar yağdı
buz tutmuş düşlerim.
ağzımı bıçak açmaz
yine efkârlıyım.
efkârlı bu halimle
sindirilmiş asfalt yollarda dudaklarımda ıslık,
ellerim cebimde,
bilinmeyenlere taşıyan adımlarla
serseri bir mayın gibi dolaşarak
dalgaların türkü söylediği deniz kenarında,
salaş bir meyhaneye oturup
yosun, tuz ve deniz kokusunun sarhoşluğunda
ve martıların çığlıkla bir yükselip bir alçalarak
ve sevişircesine denize kanat vurup
yükselmesinin güzelliği eşliğinde
anason ve etilalkol karışımını
kız belli ince, uzun kristal bardaklara
doldurup ha doldurup
adımlarım taşımamaya,
başım dönünceye
gözlerim kapanıncaya kadar demlenerek
iyice efkâr mı dağıtmalıyım?

yoksa
sis kaplamış, kimsesiz, kirli tenha sokaklarda
uyuz gece lambalarının altında
elektrik direklerine arkadaşlık mı etmeliyim?
bilmiyorum
şu anda sudan çıkmış balık gibiyim.
bir tek bildiğim,
yaşamın ve yalnızlığın ağır yükünün artık
dayanılmaz sınıra yaklaştığı
ve ufukta da
umudun ayak seslerinin olmayışıdır.
yine de ben her şeye karşın
kirazların çiçek açmasını,
ve sevgilinin ayak seslerini,
umutla bekliyorum.

 

 

 

GECELER

1.
elektrik tellerinin türküler söylediği,
yapraksız kavak ağaçlarının
gökyüzüne uzanmış çıplak dallarıyla ıslık çaldığı,
soğuk zifiri karanlık kadınca gecelerde
uykum kaçar,
uyurum uyanık.

yatağımda kıvrılıp döndükçe
hüzne gömülen
böylesi gergin ve yorgun geçen gecelerimde,
göğüs kafesimin tâ dibinde inadına
direnir kıpırdayıp duran yüreğim.

2.
ve uykum kaçsa da
sabah gün ağarmasıyla
biliyorum yapılması gereken şeyler
beni bekler...

ozan yerinde ve güzel söylemiş:
"gece, esir oluyor düşüncelere insan".

 

 

 

DALGALAR ATEŞLİYOR YÜREĞİMİ

1.
uçsuz bucaksız bozkırın
sonsuz yalnızlığında,
ışıl ışıldır şimdi gökteki yıldız.
bak, çağırıyor beni:
coşkun akan suyun sesi,
kekik kokulu rüzgar
gülen deniz,
kıyıları öpen dalga
ve bıçak gibi insan yüreğini çizen,
gözlerdeki bakış.

2.
alevlenen deniz fırtınası içinde
dalgalar ateşliyor yüreğimi.
ateşlese ne olur?
deme
köz benim içimde
yakıyor ciğerimi.

3.
yangın yurdunda ben,
tanımsız mutluluğun kaynağı
en temiz sevinçlerin tadına varmak için
iç çekerek bekliyorum şimdi;
güneşe boyanmış bulutların
üstümden geçmesini,
bir de
öpülerek rüyalarımdan uyandırılmayı.

 

 

 

DUYGULAR BU KADAR YOKSULLAŞTI MI?

ıslık çalan telli kavaklarda
şarkılar söyleyen minik serçem:
durmadan şiddetin zehri kusulurken
nasıl oluyor da bu kadar
sağırlaşabiliyor insan?
duygular bu kadar yoksullaştı mı
ve akıl duygu bağını yoksa... tümden mi kesti?

 

 

 

ÖFKENİN BAĞRINDA BÜYÜYENLER

duyguların paramparça
yaşamın amansız
ve bazen de
anlamsız,
açıkgözlerin
bir tilki kadar kurnaz
bir yılan kadar sinsi
bir alıcı kuş kadar zalim
olduğu
açlık hastalık ve zamansız ölümlerin
eksik olmadığı
sıkılan yumruklarda
atan yüreklerde
öfke patlamalarının
ve bazen de ölüm sessizliğinin yaşandığı
kavga toprağı, kırsalda doğan
ve bıçak sırtı varoşlarda yetişenlerin öfkesinden
kolay değil kurtulmak!

bir düşünsene:
akreplerle dolu bir çukura
ya da aç bir kurdun önüne atılmanın dehşetini!?.

 

 

 

SORUN

insanın insan olma sürecinde
bir üst sıçrama olacak olan,
"insanın insana kulluğuna son verecek" savaşın
bir savaşçısı olarak "kahrolsun" dediğim şeyler
kahrolmadı.
kuşattılar
şimdi harfler harp düzeninde
çapraz ateş altındayım.
gücü oluşturan "birliğin" dağılması
ve düşünsel anlamda yenilginin perişanlığı
ve yılan ıslığı konuşmalar
ve "dostların her zaman vefalı olmayışı"
beri yandan "paranın padişahlığı"
ve yaşamın alabildiğine ağırlaşması karşısında
artık sorun,
savunma sorunu değil.
William Shakespeare'nin dediği gibi
sorun:
"to be or not to be" yani "olmak veya olmamak."

 

 

 

SAVUNMA SİPERLERİNİ YIKALIM

yaprak kımıldamaz, sağır sessizlikte
fincanlarla atılan zarlar gibi
hayatımızı orta yere atmayalım.
tamam!

ama pasifliğin dayanılmaz kıskacı
ve acısından da çıkalım.
beklemenin sonu yok!
yüzyılların türküsünü söyleyerek
yıkalım savunma siperlerini,
dökelim artık birlikte,
cehennem sıcağı gönül dökümhanesinde
aşkla kızıl bahar güllerini.

 

 

 

ÇİÇEK KAR ALTINDA BOY ATAR

tatlı dudaklarında badem ezdiğim.
nisan yağmurlarında,
aşka ve yaşama teğet geçmeden
coşkulu yürek atışlarında bekleyiş,
arzulu dudaklarda ateş
yıldızlaşırsa;
sert renkli kayaları yıkayan,
kulakları okşayan
köpükleri bir gümüşü çağrıştıran,
köpürerek deli deli yılan gibi kıvrılan ırmakta
peri kızları yıkanırsa;
saçlarının yıldızlarında
bak nasıl gök yüzünde yıldızlar çoğalır.
gör nasıl gözleri okşayan lal kırmızısı güller açar.
karanlık gece
senin beyaz göğsünde aydınlanır,
çiçek kar altında boy atar.
şafakta
kan kırmızı
bıçak keser karpuzu
içim serinler.

 

 

 

ENDİŞE ETME

kabaran sürülmüş topraklara
kıskanılarak serpilen tohumlar
toprağın bağrında can bulunca filizlenir,
sabırsız boyatmayı bekler.

tohum misali sabırlı ol,
için kan ağlamasın sevgilim,
hiçbir şey karşılıksız kalmaz.
yeter ki
kalbinde sevgini saklamasını bil!

 

 

 

KUMAR

hayatımız
ya hepten karanlık,
ya alaca karanlık
ya da alabildiğine
olacak aydınlık.

madem olmuş hayatımız kumar
o zaman dubara yerine
niçin dübeş veya olmasın düşeş.
haydi,
seni görem!?.

 

 

 

ZOR OLAN

denemeden bilinmez,
davranmaya kuvvet bulursak
o zaman işler yürür,
zor olan başlamaktır.
bir başladın mı?
gelir ardından başarı.
başlamak ve başarmak:
ne müthiş şey!...

 

 

 

GERÇEK OLAN

umudun polenleri
toplumun rahmine serpilmedikçe
sabahları
ışıldayan bereketli güzelliğiyle
aydınlatmaz bizi güneş.

 

 

 

HARİKA TADIMLAR

içki üzümden
aşk yürekten
damıtılır.
ben, harika bu damıtımları
hep tatmak isterim.
beni bekler çünkü
değerlenen dirilen güzellik.

 

 

 

SAKIN

sakın gözlerini kapama
ışıldayan gözlere
sakın sırtını dönme
ışıldayan yıldızlara.

 

 

 

AVUÇLARIMDA ISITMAK İSTİYORUM

balkonunda saksıların çiçek açtığı,
kapıları kilitli, beyaz badanalı evde
pencerelerin perdeleri çekilince
rehin oluyorum yalnızlığa.
oysa,
gül işlemeli divana uzanmış olanın hep
gülücüklerinde, çiçek açmasını bekliyorum.
karışan solukların sıcaklığında,
üşümüş yavru bir güvercinin yüreğini
avuçlarımda ısıtmak istiyorum.

 

 

 

GÖZÜM KALDI

biliyorsun, gözüm kaldı
çiçek açmış göğüslerde,
fena tutuldum
al yanak üstündeki bene.

 

 

 

SENİ BEKLİYORUM

bir başına
karanlıkta ıslık çalmaktan bıktım.
kalmadı tahammüllüm,
hemen yanıma gelmeni istiyorum
kanatlarında bahar akşamlarının müjdesini taşıyan
kuş misâli.
gelmediğinde bil ki
yokluğun paslı hançer gibi kanatır yüreğimi.
akıllı olmayı akıllılara bırakıyorum,
ben, yüreğimin sesini dinliyorum,
vuran ve vurulan sol yanımla
seni bekliyorum.

 

 

 

GEL

gel!..
gidişini izledim
batan güneşin hüznüyle...
elimde değil
akıllara ziyan güzelliğin güzel düşleri
ve günahkar düşünceler
baştan çıkarmış beni.

gel!..
aşk fukaraları bunu anlayamaz
güzelliğin hazzında
tüm kirlerden arınmış yüreğimle
arkadaşlık etmekteyim şimdi
beyaz bulutlara.

gel ne olur?!.
son baharda sararmış yapraklardan
akan hüzün gibi bırakıp gitme beni.

gel!..
bilirsin aşıklar beklemeyi sevmez
ateştir beklemek
acı verir
yakar insanın yüreğini.

gel!..
reddetmek cimriliktir.

 

 

 

BENİ YAŞAMA BAĞLIYAN KOKULAR

yağan rahmetle
ıslanmış toprak kokusu
ve toprağın döl yatağında boy verip
filizlenmiş çiçek kokusu
ve fırından yeni çıkmış
kızarmış ekmek kokusu
ve yaşamın gizini çözmede
emek, bilim ve kimyasalların yoğunlaştığı
laboratuar kokusu
ve sararmış buğday başakları gibi bereket yüklü
memeleri patlamış gül tomurcuklu
kadın kokusu
ve bütün masumiyeti ve tazeliğiyle
dünyaya "merhaba" diyen
çocuk kokusu
benim için:
hayatta olmanın
ve ayakta kalmanın sırrı
duygu fırtınalarında yaşamanın
yaşamı aşkla birleştirmenin iksiridir.

 

 

 

DÖRT MEVSİM AŞK

1.
bir baharla olmaz:
aşkı dört mevsim yaşamalı.
aşktır
kışın soğukta içimi ısıtan,
baharın içime dolu dolu yağan,
yazın sıcakta içimi serinleten
ve yaz bitiminde hüzünlü gözlerindeki pırıltıyla
içimde şimşek çakan.

2.
aşk!.. aşk!.. aşk!..
senin için;
ne kadar çok şey yazıldı,
ne kadar çok şey çizildi,
ne kadar çok şey söylendi.
şimdi ben,
ne yazayım
ne çizeyim
ne söyleyeyim?
sadece
bu bedende bu kalp attıkça
ben, menekşeleri
koklamaya devam edeceğim.

3.
bir genç kız bana hayretle:
"bu yaşta aşkla ilgili yazman ne güzel!"diyor.

niye yalan söyleyeyim, sevindim
ve ona şu yanıtı verdim:
"güzel olan her şeyde aşk vardır.
nasıl dünya dönüyorsa
hem kendi hem güneşin çevresinde
yaşam da dönüyor,
hem kendi, hem de aşkın ekseninde."

 

 

 

NE OLUR?

sen,
kır çiçeklerinin türküleri
ve aşka dair şiir olsan
ve ben,
anlamlı gözlerin elmaslı ışıltısında
o türküleri söyleyen
o şiirleri okuyan
ozan olsam
ve okudukça
coşsam
hüzünlensem
ve bazen de ağlayarak
dudaklarımın çatlaklarındaki sızıyı gidersem
ne olur?

 

 

 

İNCE ÇİZGİ

ne
iyi insan
ne de
kötü insan var.
insanın doğasında
çelişki var.

yalnız çelişkiler yumağı bu yaşamda
iyi insan kötü insan ayrımında
bence önemli olan
insan olarak doğmak değil,
insan olarak kalabilmek
soysuzluğun ince çizgisine düşmeden.

 

 

 

EN GÜZELİ YÜKSEKLERDE UÇMAK

sarmış
dört bir yanı:
alçak
cahil
aptal
tembel
çirkin.
oysa:
alçak
yücelmez,
cahil
dinlenmez,
aptal
çekilmez,
tembel
çalışmaz,
çirkin
sevilmez.
hamamböceği,
karanlığı
fare,
deliği
sever.

ben:
ne alçağı
ne cahili
ne aptalı
ne tembeli
ne çirkini
ne fareyi
ne hamamböceğini
ve ne de karanlığı
severim.
her zaman gökyüzünde
güneşe yakın kanat çırpan
şahin gibi yücelerde uçmayı
ve kanatlarında
renklerin geometrisini taşıyan kelebekler gibi
güzelliği yüreklerde kök salan çiçeklere konmayı
severim.

 

 

 

BU KAÇINCI?

bir yerlerde okumuştum,
ismini şimdi hatırlayamadığım ünlü bir düşünür:
"aklım hep beni yanıltıyor" diyordu?
benimde:
iyi insan diye bildiklerim,
iyi dost dediklerim
söz birliği etmişçesine, beni yanıltıyorlar.
aklımın bu bana kaçıncı oyunu?
artık aklıma güven(m)iyorum.

 

 

 

KÖTÜ HABER

hastane hastane dolaşıyorum
ayaklarımda korkunç ağrı var.
kan tahlili röntgen vs.
kemik erimesi diyor doktorlar.

kemiklerim eriyecekse
demek ki ağrı büyüyecektir.
hazır olmalıyım acı reçetelere,

 

14 temmuz 1998

 

 

 

ÖLÜME DAİR

ölüm kaçınılmaz.
ölümde
iyi olan
ve kötü olan
bir şey yok.

ölümde
kötü olan
hayatını yaşamadan
hayatının baharında
yaşama gözleri yummaktır.
ölümde
iyi olan
ele güne muhtaç olmadan,
elden ayaktan düşmeden
zamanı geldiğinde
hayata son noktayı koymaktır.
en güzeli ise ölümün doğalını yaşayıp,
hayatın rehberi,
doğanın sonsuzluğuna karışmaktır.

velhasıl
ölüm korkunç değil.
korkunç olan,
yaşarken çekilen acılardır,
varacağımız yer nihayetinde
ince, uzun kara servilerin dibi değil mi?

 

 

 

TEPEDEN TIRNAĞA

eğer memur isen:
sevgilinle
ne ay başında
ne ay sonunda
şöyle bir boğaz'a gidip
ne güzelce bir balık yiyebilirsin
ne de bir duble hasından rakı içebilirsin
ancak
aval aval gelip-geçen gemileri seyredebilirsin.

insanın
yapmak istediklerini yapmaması ne kötü,
bundan daha kahredici bir şey olabilir mi?
bu ve başka şeylerden
bıçak sırtı yırtıcı duygularımın
ürkütücü öfkesinden
ürperen bedenim, tepeden tırnağa acı
ürperen bedenim, tepeden tırnağa ıstırap.

 

 

 

TOZLU DOSYALAR ARASINDA

biz memurlar,
tozlu dosyalar arasında çekiştiririz:
üstlerimizi,
astlarımızı,
ve arkadaşlarımızı.
gün boyu konuşuruz:
spor klüplerinin transferlerini,
televizyonda ki akşam
haberlerini,
dizileri
ve biraz da
"ülkenin büyük sorunlarını"
ama nedense konuşmayız hiç
kendi sorunlarımızı.

 

Ağustos 1999

 

 

 

"UTANMA, DEVRİMCİ BİR DUYGUDUR"

memur oldum diye
bana:
'ahmak' desinler
'korkak' desinler
'dinozor' desinler
ama yeter ki bana:
'işini bilir','rüşvetçi' demesinler.
pis işleri hüner bilmem
yüzüm kızarır utancımdan.
marx'da demiyor mu?
"utanma
devrimci bir duygudur."
demek daha tiridimiz çıkmadı
deldirmedik postu.

tabi, çürüyen yürekler anlamaz bunu.

 

 

 

AKIL DENEN POTANSİYELİ KULLANALIM

hallerinden memnun olmayan
zavallı insanlar:
kurtarıcı arar
ya da ölüden şefaat bekler.
akılı insanlar ise:
düşünce üretir, sorunlarını çözer
ve geleceğe ilişkin hedef koyar.

ne olur?
akıl denen potansiyeli kullanalım da
ziyan olmasın güzel yıllarımız.

 

 

 

ZOR AMA...

zaman ne yaman
mide boğaz için
para pul için
makam koltuk için
çok insan da
ne set kaldı ne yiv
oldular yalama.

dönüyor çark ama
zor olsa da özveriyle
zaman çarkının dişleri arasında
değerler felsefesine sahip
direnenler var hâlâ...

 

 

 

KARŞIYIM

insanı insan yapan özellikler:
sevgi
saygı,
iyilik
güzellik,
bilgelik
çalışkanlık,
eli açıklık
doğruluk,
yiğitlik
erdem,
yardım
bağlılık
ve yüceliktir.

ben bunlarla varım.
bunların karşısında olanların,
bende karşısında olurum onların.

 

 

 

DEVRİM

devrim
düşünmekle başlar
düşünmekle gelişir
düşünmekle yaşar
ve
geçmişten geleceğe
doğru akıp
geçmişi ve geleceği
aydınlatan
bir yaratmalar dizisi
bir başarılar bütünüdür.

 

 

 

DEMİRBAŞ

başımızda "devlet baba"
yetmezmiş gibi
denir, "her eve lazım" bir baba.
her yerde bulunan
"mafya babası"nı saymasak
politikada demirbaş
-musallat oldu
"süleyman baba".

 

 

 

UĞURLAR OLSUN

Can Yücel'e
uğurlar olsun!
hayata dolu koyan,
zekâyı ve şiiri
bir şarap gibi kadehlere dolduran,
içen ve içiren
gözlerinin içi gülen
harika adam!..

 

Eylül 1999

 

 

 

IŞILTILI DAMLALAR ÜŞÜYOR

1.
onyedi ağustosta
gecenin zifiri karanlığında,
uykunun en derin noktasında,
deprem, saat üçü beş geçe:
önce uğuldayarak çalkaladı,
sonra salladı
ve yedi nokta dört şiddetinde vurdu.
yer yarıldı
rüyalar bölündü.
uyananlar uyandı,
sokağa fırladı.
uyanmaya zamanı olmayan binlerce insanı
yaşamın kırılgan o anında,
yakaladı derinden gelen ölüm.

2.
o cehennem gecenin sabahı
gün ışığını yeniden gördüğünde
istanbul, izmit, adapazarı, gölcük ve yalova'da:
ölüm,
yıkım
ve feryadın ürkütücü sessizliği,
ölü kokusu ve ölüm korkusu
korkunç yüzünü gösterdi.

3.
artçı ve sıradışı sarsıntılar yaşıyoruz.
korkulu gözlerde
yaralar kanıyor, ateş düştüğü yeri yakıyor.
ve kurtarma ekibinin kollarında bir çocuk ağlıyor
ve sevecen akşamları evinde ağırlayan o çocuğun
göz pınarlarından akan ışıltılı damlalar
korku tutmuş üşüyor.

 

Ağustos 1999

 

 

 

ERGANİ

çocukluğumu
gençliğimi
delikanlılığımı
yaşadığım ilçem:
kara lastikle dolaştığım çamurlu sokaklarını,
saray
kemaliye
aziziye
ve bagur mahallelerini,
karpuz çatlatan soğuk sularını,
mintonun suyu
papazın gölü
pehenin taşı
küp kayası
hilâr mağaraları
makam dağı
ve açan pişman açmayan pişmanı,

orak salladığım, ot biçtiğim ve kuzu güttüğüm
goconun tepesini
kırlar kilisesini
hatun düzü
veso anayı,
erik çaldığım kuş avladığım bahçelerin
üç evler
beşiktaşı
hacı filo
hoşrik
narlık
gülbaranı,
oyun oynadığım, kavga ettiğim
birbirimizi alt etmek için kahve ve parklarında
saatlerce tartıştığım, münakaşa ettiğim
arkadaşlarımı
unutmak mümkün mü?
inan ki
geceleri istanbul'da gırtlağımdan akıyorsun
seni çok özledim.

kabahat bende mi değil mi bilmiyorum?
alışamadım bir türlü, istanbul'un:
ne egzos ve kömür kokan havasına
ne çamur kokan suyuna
ne insanı çıldırtan gürültüsüne
ve ne de çıkarı taç etmiş insanına.
kendimi biraz zorunlu
ama gönülsüz mahkum etmişim
istanbul'un kâbusuna.

benim şirin ve güzel ilçem
"kuzey mezopatamya'nın gani kenti" ergani
unutma ki
unutulmuşluğunu hep içimde taşıyorum.
ne olur?
beni anlattıklarımla değil,
anlatamadıklarımla anla!!!

 

 

 

VEDALAŞMADAN GİDEN

o,
yapı işçisi
taş yontucusu
bir "minare ustası"ydı.

o,
bazen
üç gün üç gece
kumar masasından kalkmayan
akşamları da birkaç tek atan,
ve hiç kimseyi incitmeyen,
hiç kimseye borçlu olmayan,
seveni çok
bir "gönül dostu"ydu.

o,
yurt dışında
hollanda da ağır metal işinde çalışan
ailesinin hasretine
dayanamayıp dönüp gelen
bir "gurbetçi"ydi.

o,
işyerleri açıp
ticareti beceremeyen
ve "bana göre iş değil!"diyen
bir "esnaf"tı.

o,
din tacirlerine kızan
çocuklarını aydınlık gelecek için
gücü yettiğince okutan,
çocukları devrimci
kendisi tasavvufa gönül vermiş
bir "şeyh"di.

o,
doğayla her gün iç içe olan,
güvercin, tavuk, horoz, tavşan,
köpek, inek, koyun
ve arı besleyen,
salatalık, domates, biber patlıcan,
turp, maydanoz, soğan
ve üzüm, armut, kayısı, kiraz yetiştiren
ve arı kovanlarının içinden hiç çıkmayan
bir "balcı dayı"ydı.

o,
bir oğlu cezaevinde siyasi tutuklu,
bir oğlu illegal,
bir oğlu da asker iken
fırsatı kollayan hırsızlar,
koyunlarını ve arı kovanlarını çaldığında
koyun ve arılarına değil
kendi kimsesizliğine kızan
ve "yalnızlığımı fırsat bildiler!" deyip
ağlayan
ve her şeye rağmen
cezaevi önünden hiç ayrılmayan
bir "baba"ydı.

o,
gençleri çok seven
gençlerin her zaman
bir "cuma dayı"sıydı.

o
yatağında
ağır hasta yatarken
kendisini ziyaret eden
dostum Cemal'in
"nasılsın dayı?"sorusuna:
"evlat bu gece
azrail başucumda
dolanıp durdu.
kalktım
insanları kurtarmak için
aldım silahı vurmak istedim
ama kaçtı.
aah! bir daha gelirse...
ya ben onun anasını ya o benim
anamı belleyecek." diyen
bir "deli bilge"ydi.

ve o,
ölüm geldiğinde bile
şafakta kalkıp
sebze bahçesi ve arı kovanlarının
arasında gezen
sonra sütünü içip
sessiz sedasız
upuzun kalkmamak üzere uzanıp
ne bir ağrı
ne bir sızı
çeken
ve bir daha geri gelmemek üzere
vedalaşmadan giden
ve ruhunu doğanın
engin esrarına gönderen
hepimiz gibi
bir insandı.
o,
benim
sevgili babamdı.

 

9 temmuz 1995, ist.

 

 

 

 

 

 

 

İKİNCİ KİTAP

Cuma Üzülmez

 

 

 

HAZİNENİN ANAHTARI

İnsanı aradım buldum âdemde
Gülü arayan bulur gülistânda
A dost nerede? kandedir kande
Nihayet buldum, candadır canda

Bu yollar ayrılır, hep şaha gider
Yolu yürümekten ben bıktım meğer
Kırklar yediler oldular rehber
Nihayet buldum dostu, bendedir bende

Bende bir âşığım içerim bâde
Gizli sırlarımı demem ben yade
Kendini Cuma yakma sen beyhude
Hazinenin anahtarı, sendedir sende

 

 

 

GÖNÜL

Gönül sana demedim mi?
Hakkın yolu pek zor imiş
Bu yola giden âşıklar
Tâcı tahtı terk eylemiş

Madem yola girem dersin
Seher vakti eyle zari
Sen ol âşıklar serdarı
Bugün sana devrân imiş

Cuma dost kervanın gördün
Yoluna sen seri verdin
İsmail gibi kurbâna
Haktan gelen kurbân imiş

 

 

 

ÂŞIKLARIN YOLU

Budur âşıkların yolu
Seher vakti eder zârı
Bülbülün ahu fiğânı
Dalında bekler gülleri

Âşıkların meclisinde
Eser daim seher yeli
Mansur olup Ene'l-hak der
Sırrı vermez verir seri

Sana derem behey kardaş
Uyan gel sende bu yola
Göresin sende o zaman
Ketreden bir ummân ola

Erenler meclisi budur
Bize uyan girsin yola
Pervâne gibi çırpınma
Arı ol! sen de bala gel

Cuma Ali budur erkân
Sakın yolundan ayrılma
Bu yol ârifler yoludur
Erersin yüksek makâma

 

Zâr: 1. Bitkin. 2. İnleyen.
Ketre: Damla.
Ummân: Engin deniz.
Ârif: Bilen, bilgili.
Ene'l-hak: Hallac-ı Mansur'u ölüme götüren "Ben hakk'ım" anlamındaki söz. Mutasavvıflar bu sözü Vahdet-i Vücut (varlığın birliği) açısından yorumlamışlardır.

 

 

 

YUNUSUN DEDİĞİ GİBİ

Makâmı evliyâdır ki
Gelir sana haktan nidâ
Yunusun dediği gibi
Karışır gider ummâna

 

 

 

BU NASIL ÂLEMDİR?

Bu nasıl âlemdir ya Rab
Kimi ağlar kimi güler
Kimisi derbeder olmuş
Kimi maksûduna erer

Kiminin şanı şöhreti
Yücelerden olmuş yüce
Başında tâcı hullesi
Ne gâmı var ne de keder

Kimisi anadan üryan
Başı açık yalın ayak
Niceler boynunu bükmüş
Melül mahsun olmuş gezer

Kimi sevdaya düşmüştür
Bağrında ateşin közü
Musa olup Tûr dağında
Cemâlini görmek diler

Kimini sultân eyledin
Kimine dermân vermedin
Cuma zindân eyledin
Vatanından sürgün gider

 

Maksud: Meram olunan,dilenilen şey.
Melül: Usanmış, bezmiş, bıkmış.
Hulle: 1.Cennet elbisesi. 2. Üç kere boşanmış bir kadının tekrar alına bilmesi için başkasına bir günlük nikah edilmesi.
Cemal: 1. Güzellik, yüz güzelliği. 2. Bu güzellik, Tanrı
kemalinin görünüşü tutularak,Hakka erişmek için bir yol sayılmıştır.

 

 

 

YA RABBÎ

Gemicik oldum ummâna daldım
Ketrenin içinde ummânı buldum
Elifi okuyup be diyemedim
Aklımı zay eden noktası oldu

Cehennem dedin cennet yarattın
Kulları bir bir sorguya tuttun
Bir de yanına sıratı koydun
Rahmânım dedin, rahmîn n'oldu

Senin sırrına hiç akıl ermez
Gelenden sorarım konuşma bilmez
Gidenin ardından bakar ağlarım
Giden bir daha geriye gelmez

Bağına girince güllerin derdim
Seni görünce mest olup kaldım
Cuma'ya imdâd Ya Rabbî dedim
Dumanım arşta sönmez alevim

 

Zay: Zayi olan, yiten, kaybolan anlamında.
Rahman: Kullarına acıması çok olan Tanrı.
Rahim: Esirgeyen, acıyan.

 

 

 

SULTÂNIM (Ğazel)

Kaşlarındır bana mihrâbı sükût
Veçhin bana secdegâh oldu sultânım
Ne hûrisin ne meleksin ne peri
Sen bir âfet-î cellâtsın yine sultânım. Ah...

Nalanımdan bülbül fiğân kesti
Bütün dünya sukut içre sanki bir yastı
Gökde melekler tehlil-û tespihi kesti
Mor menekşe boyun eğdi sana sultânım. Ah...

Kolu bağlı ben kurbâna geldim
Tığı hançerinle yine sinemi deldin
Nice sultânları kapına kul eyledin
Cuma bir esiri kulam yine sultânım. Ah...

 

 

Mihrab: 1. Camilerde, tapınaklarda karşısında durulan yer. 2. Ümitle bakılan, ümitle bağlanılan yer.3. Sevgilinin kaşları.
Sükût: Susma, sessizlik, söz söylememe.
Vecih: 1. Güzel, hoş. 2. Uygun, münasip.
Nalân: İnleyen.
Tehlil: "Lâillâhe illallah" sözünü söyleme.
Tesbih: "Süphanallah" sözünü söyleme.
Sukut: 1.Aşağı inme, düşme. 2.Büyük bir mevkiden ayrılmış olma.

 

 

 

ERENLER

Erenler erenler hakka erenler
Gülüşür halime a dost berbât diyenler

Hakkımda söylenen bin türlü kelâm
Ne bilsin kıymetin a dost gülü derenler

Ben geldim dünyaya aldım nasibim
Herkese nasip eyle dost dostum erenler

Cuma Ali şahin yüceden yüce
Âlemin dilinde para senin erenler

 

 

Kelâm: 1. Söz, lâkırdı. 2.Tanrı ve Tanrı birliğinden bahseden bilim.
Nasib: 1. Pay. 2. Bir kimsenin elde edebileceği şey.
3. Tanrının kısmet ettiği şey.

 

 

 

ÇAĞRIM SANA

Nâdan meclisinden bıktım usandım
Mey diye bir kase içkiye kandım
Bağrıma ateşi közü sen bıraktın
Çağrım sana, imdâd ya Resûlullah

Sevdayı zülfün takıldı gerdanıma
Ayağına yüz sürüp divân durmaya
Teşrifini beklerim bu gamhane
Çağrım sana, imdâd ya Resûlullah

Yakup gibi ben de zâra düş oldum
Hazretti Halil-ul-lah gibi nâra düş oldum
Artık yeter yandı sinem püryan oldum
Çağrım sana, imdd ya Resûlullah

Bende âşığım Cuma cemâline
Değildir cennet hûrisi dünya malına
Bıktım hayattan, gelmek istiyorum yanına
Buna bir çare yok mu ya Resûlullah?

 

 

Nâdan: 1. Bilinmez, cahil. 2. Kaba, terbiyesiz.
Nâr: 1. Ateş. 2. Cehennem. 3. Yakıcı şey.
Teşrif: Şereflendirme
Püryan: Kebap, biryan.

 

 

 

SENİ SEVDİM SEVELİ

Ey benim ruh-i revanım, seni sevdim seveli
Çıktı eflâka figanım, seni sevdim seveli

Ey mahî burc-i melâhat gül-i gül zar-i zemin
Ah ü zar etmede canım, seni sevdim seveli

Seni gördükçe tekellüm edemem billâhi ben
Hale lâal oldu bu dilim, seni sevdim seveli

Derbeder hane be hane gezerim subh ü mesa
Kalmadı namusum arım, seni sevdim seveli

Dahi birlâh seçip ikram edemem çün müştak
Kalmadı sabra mecalim, seni sevdim seveli

 

 

 

LEYLİ

Bugün mecnun benem hayran-i leyli
Esiri zülfimiş gevşen-i leyli

Vurur mecnun diye âlem bana taş
Öl oldun âşkla üryan-i leyli

Yine eski cününüm tazelendi
Açıldı çün baharistan-i leyli

Meğer hüsn ü güle mecbur olurmuş
Ki bülbüller okur destan-i leyli

Kani ölçesimi mecnun kim göreydi
Kurulmuş yer ü gög divan-i leyli

Acep bencileyin mecnun olur mi
Kimi görsem sanırım ân-i leyli

Ölürdüm lâmia kalbi ölünce
Kabul etse beni çoban-i leyli

 

 

 

GEL HU DİYELİM

Ey âşık-ı sadıklar
Gel hu diyelim ya hu
Ey yâra muvafıklar
Gel hu diyelim ya hu

Bir kere desen ya hu
Lâ ilahe illâ hu
Eyler yerin ağla hu
Gel hu diyelim ya hu

Hu âşkı ilahidir
Aklı alemin şahıdır
Hem refî menahidır
Gel hu diyelim ya hu

Silsen gönülün pasın
Göstere tecellisin
Seyir eyle temaşasın
Gel hu diyelim ya hu

Münkire cefâlardır
Maşuka vefalardır
Seyfiyye sefalardır
Gel hu diyelim ya hu

 

 

 

SEN HAKK ARADIN HÂNESİNİ SAHİBİNE VER

Pâk eyle gönül çeşmesini tâ durulunca
Dik tut gözünü gönlüne gönlün göz olunca

İnzârı ko dil destisini ol çeşmeye tut dur
Ol âb-ı safâ-bahş ile bu desti dolunca

Çün hakk seni dürriyân dürhânesi etti
Dur kuyuda gayrı koma tâ anı bulunca

Sen hakk aradın hânesini sahibine ver
Bî şek gelir Allah evine sen savulunca

Evvel koma kim sonra çıkarmak güçtür güç
Şeytan çerisi hâne-i kalbe koyulunca

Çekerek bu cihân içre nice mihnet ü zahmet
Ol Pîr-i Hüdâ mürşid-i kâmili bulunca

Ey lâi mekânım seni ben çok aradım çok
Sinemde mukîm olducağın tâ duyulunca