PETERSBURG (LENİNGRAD) İZLENİMLERİ

 

Oğlum Ozan'ın davetlisi olarak eşimle birlikte Rusya'nın St. Petersburg kentine gittik.

Giderken sevinçli olmanın yanında, değişik duygular içersindeydim. Birincisi, ilk defa yurt dışına çıkıyordum; farklı bir ülke ve bir coğrafyayı, farklı insanları ve değişik bir kültürü görecektim. İkincisi, oğlumla buluşup hasret giderecektim, evinde konuk olacaktım. Üçüncüsü, -sevincimin yanında hüzün ve burukluğuma da neden olan- rüyalarımı, hayallerimi süsleyen ve bir zamanlar " sosyalizmin kalesi ", " devrimci hareketin merkezi " bildiğim " Sovyetler Birliği "ni görecektim.

Gidiş ve gelişim 12 gün sürdü. Bu gezim sonucu edindiğim bilgi ve izlenimleri, olabildiğince tarafsız kalmaya çalışarak, sizlerle paylaşmak istiyorum.

İzlenimlerim; Rusça'yı bilmemem, Ozan'ın kaldığım süre içersinde Cumartesi ve Pazar günleri de dâhil sürekli çalışması ve kız arkadaşı Galina Kosenkova'nın Türkçe bilmemesi nedeniyle pek verimkâr olmadı diyebilirim. Harfleri tanıyamamak, yazılanları okuyamamak bir eksiklik ama dil bilmemek, iletişim kuramamak tam bir facia, insanın kendisini yalnız hissetmesinin en kötü hali. Dikkat ettim: Petersburg'da, kargalar aynen Türkiye'deki kargalar gibi ötüyorlardı. Biz insanlar ise, çok farklı dillerde konuşuyoruz. Farklı dilden konuşunca ve de birbirimizin dilini anlamıyorsak nasıl iletişim kuracağız? Kim demiş kargalar aptal? Kargalar çok akıllı, onlar dünyanın her yerinde aynı dili konuşuyor. Ya biz insanlar: Türkçe, Kürtçe, Arapça, İngilizce, Çince, Rusça ve daha nice dillerde konuşuyoruz.

Ben, Rus dilini bilmediğim ve dahası Kiril Alfabesi 'ndeki harfleri tanımadığım için, Petersburg'da kendimi uzaylı gibi hissettim. Baktığım hiçbir yazı ve işareti anlamıyordum, hiç kimseye bir şey soramıyordum, söylenenleri anlamıyordum: İnsan garip bir duruma düşüyor. Bu gibi yerlerde, insanın iyi bir rehberi veya iyi bir yardımcısı olması gerekiyor. Sağ olsun, bu işi bize çok az Türkçe bilmesine karşın Galina fazlasıyla yaptı. Dahası; Galina Petersburg'lu değil, Samara'lı. Bu nedenle Petersburg'u çok az biliyordu. Tek avantajı Rusçayı biliyor oluşuydu.

Ozan sabah 7 00 de evden çıkıp işe gidiyor, akşam da 20 30 da eve dönüyordu. Yani 12-13 saat çalışıyordu. Uzun çalışma süresi ardından yorulduğu için de ne kendisiyle fazla vakit geçirebildim ne de geceleri kenti gezmeye çıkabildik. Ne yapalım, bu seferlik böyle olsun. Eskilerin deyimiyle; " Şeytan'ın ayağını kırdık ". Yurtdışına bir defa çıkıp Petersburg'u gördüğümüze göre; Moskova'yı, Paris'i, Roma'yı, Kahire'yi de kısmet olursa görürüz. Önemli olan niyet etmektir; gezmeye niyetliyim: Başka diyarlara, başka coğrafyalara gidip insanları ve onların yaşam biçimlerini, tarihi ve doğal güzelliklerini görmek için.

Neyse...

15 Nisan 2006 günü, saat 13 00 'te İstanbul Atatürk Havaalanı'ndaki pasaport ve bagaj işlemlerinden sonra uçağımız direkt Petersburg'a hareket etti. Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Moldova, Ukrayna, Belarus, Rusya hava sahalarından geçtik: İstanbul-Petersburg uçuş mesafesi 2253 km .

Uçak yaklaşık 200 kişilikti. Kalabalık değildi, özellikle arka kısım olmak üzere üçte biri boştu. Yolcuların çoğu genellikle iş ve çalışma için Rusya'ya giden vatandaşlarımız, diğer yolcular ise yabancı turistler ve Rusya vatandaşlarıydı. Yanımda oturan, Petersburg'da 19 Nisan 2006 tarihinde Yapı Fuarı 'nı düzenlemeye gidenlerden biriydi. Arayış içinde olanları ve girişimciliği sevdiğimden yanımdaki yolcuyu kutladım.

İstanbul'u, Boğaz'ı çok kısa bir süre olsa da uçağın penceresinden, gökyüzünden seyretmek güzeldi. Hava açık, gün baharın en güzel günlerinden biri olduğu için, mavi sonsuzluk ve zaman zaman da uçsuz bucaksız bulut kümeleri gözlerimin önünden akıp gidiyordu. Kar beyazı bulut kümelerinin üzerinde olmak, insana farklı, hoş bir duygu veriyor. Hep bizlerin aşağıda, bulutların da başımızın üstünde, yukarılarda olmasına alışmışız. Havada durum tersine dönüyor; bulutlar aşağıda biz yukarıda, monitörde gözüme ilişti saatte 840 km hızla gidiyorduk. Kara parçasının göründüğü yerlerde, yukarıdan bakınca beyaz bulutlar sanki havada asılı duruyor gibiydi. Teknolojinin baş döndürmesi dedikleri bu olmalı. İnsan, hareketleri, hareket aralıklarını, nesneleri, daha doğrusu doğayı ve doğanın yasalarını tanıyınca, öğrenince onu işte böylesine denetleyebiliyor ve dahası ondan yararlanabiliyor.

Uçak giderken dikkatimi çekti: 11.700 metre yükseklikte dış hava sıcaklığı eksi 47 oC iken, 10.600 metrede eksi 20 oC idi. Yani yeryüzünden uzaklaşınca hava sıcaklığı düşüyor.

THY'nin bay ve bayan personeli, yolculara ellerinden geldiğince yardımcı oluyordu. Gerekli uyarı ve açıklamalar yapıldıktan sonra yeme ve içme servisine başlandı. Yiyeceklerden makarna, salata, tatlı, ekmek... İçecek olarak ise ne ararsan vardı: Su, çay, neskafe, meşrubat, şarap, viski, votka...

Yolculuk 3 saat sürdü. Uçuş fena değildi, hassas olan kulaklarım nedeniyle motor ve fanların sesinin yaratmış olduğu uğultuyu saymazsak...

İniş ve pasaport kontrol işlemleri de yaklaşık bir saat sürdü. Havaalanında bizi Ozan ve Galina karşıladılar. Sarılıp kucaklaştıktan sonra arabaya atlayıp evlerine gittik. Ben ve Sevgi, Galina'nın yaptığı Rusların ünlü Borç Çorbası ile Sezar Salatası 'nı; Ozan'la Galina da İstanbul'dan götürdüğümüz kebap ve lahmacunu yediler -huylu huyundan vazgeçer mi hiç?-. Sonra da çaylarımızı içip hasret gidermeye çalıştık.

17 Nisan 2006 günü ben, Sevgi, Ozan ve Galina metroya atlayıp, 8 durak sonra Nevsky'de indik. Nevsky Caddesi ve çevresinde gezmeye başladık. Sonraki günler benzer gezilerimize -Ozan olmadan- devam ettik.

 

PETERSBURG VE TARİHİ HAKKINDA KISA BİLGİLER

St Petersburg ya da eski adıyla Leningrad, Rusya Federasyonu'nun Moskova'dan sonra ikinci büyük şehri olup, Moskova'nın 715 km . kuzeybatısında, Finlandiya sınırında, Baltık Körfezi'nin hemen kıyısında, Neva Nehri üzerinde 42 ada üzerinde kurulu bir şehirdir.

Kışlık Saray'dan, yani Hermitage'den bir görünüm

Kültürel merkez oluşunun yanında, zarif binaları ve ünlü müzeleriyle meşhurdur. Nüfusunun yaklaşık 5-6 milyon olduğu söyleniyor.

Şehri, 1703'te, bizimkilerin " Deli ", Ruslar'ın " Büyük " dediği Çar Petro kurmuş ve ismini de Petrograd bırakmış.

1712 tarihinde, Rusya'nın başkentini Moskova'dan Petersburg'a taşımış olan kişi de yine Çar Petro. Bu tarihten sonra Petersburg, Çarlık Rusya'sına 200 yıl başkentlik yapmıştır.

1917 Ekim Devrimi 'nden sonra başkent yeniden Moskova'ya taşınmıştır.

1924 yılında Lenin'in ölümünden sonra, kentin ismi Leningrad olarak değiştirilmiş.

1991 yılında ise, Saint Petersburg ismini almıştır.

Petersburg, " Rusya'nın Batı'ya açılan penceresi ve kültür başkenti ". Bu kente, Batılılar ve Batı'nın penceresinden bakanlar, " Rusya'nın Venedik'i " demekteler. Venedik Petersburg'dan daha uzun bir tarihi geçmişe sahip olsa da, bence Petersburg kenti kendi kimliğini oluşturmuş ve hiç bir kente benzemeyen bir kent.

Nevsky caddesinde bir köprü üzerinde: Galina, Sevgi ve ben

Her yıl Haziran ayında Petersburg'un ünlü " beyaz geceleri " başlar. Bu süreçte hava iki saat süreyle çok çok az kararıyor. Tarihî ve doğal dokunun bununla bütünleşmesi sonucu kent yoğun turist akımına uğramaktadır.

Sanat ve kültüre müthiş değer veriliyor. Kentte toplam 90'ın üzerinde tiyatro ve konser salonu, 100'ün üzerinde de müze olduğu söyleniyor.

İstanbul nüfus olarak Petersburg'un iki katından daha büyük olmasına karşın, nicelik ve nitelik yönünden bu konuda oldukça geri. Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü'nün Mayıs 2006 verilerine göre İstanbul'da toplam 47 tiyatro salonu, 33 Konser salonu ve gösteri merkezi, 63 müze bulunmaktadır.

Petersburg, Rusya Devlet Başkanı Aleksandr Putin'in de memleketi. Bu nedenle kente çok büyük önem veriyormuş, konuklarının büyük birçoğunu da burada ağırlıyormuş.

Şehir tarihî, kültürel ve mimarî öneminden dolayı UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesi 'ne alınmış. Diğer taraftan Avrupa Mimarlar Birliği'nin de koruması altında bulunuyor. Şehirdeki hemen hemen tüm tarihi bina ve yapılar restorasyona tabi tutuluyor. Tarihini bir bütün olarak koruyan dünyanın tek kentiymiş; kenti gezerken de bu durum çok rahat fark ediliyor. Yapılan bu çalışmalar Dünya Bankası tarafından desteklenmektedir.

Sonuç olarak: Dünya mimarisinin seçkin örneklerinin bulunduğu muhteşem Çarlık sarayları, her biri birer tabloyu anımsatan 18. ve 19. yüzyıllara ait park ve bahçeler, köşkler, kanalları süsleyen köprüler ve daha niceleri günümüze kadar korunmuş ve birer açık hava müzesine dönüştürülmüştür.

 

PETERSBURG VE DEVRİMLER

Devrimci harekette Petersburg'un çok önemli bir yeri vardır.

1825'te Çarlığa ve toprak köleliğine karşı aristokratların Dekambrist Ayaklanması, 1881'de Çar II. Aleksandr'a yapılan suikast, Kışlık Saray'ın önündeki ünlü meydanda bir katliama dönüşen ve " Kanlı Pazar " olarak tarihe geçen 1905 Devrimi, Çarlığın sonunu getiren 1917 Şubat Devrimi ve en son olarak Sovyetler Birliği'nin kuruluşunu sağlayan 1917 Ekim Devrimi Petersburg tarihinin çok önemli birer sayfalarıdır.

Petersburg'da bir Lenin heykeli

Küçük bir ada üzerinde kurulu St. Peter ve Paul Katedrali'nde Çar Petro, I. ve II. Katerina'nın mezarlarının bulunduğu alanda, bir kaleyi andıran tarihi doku içinde Rusya'nın Bastil'i olarak adlandırılan ve bir dönem politik suçluların da yattığı bir hapishane bulunmaktadır. Tek kişilik hücrelerden oluşan hapishanede devrim öncesi tutuklu kalan Lenin'in ağabeyi Aleksandr Ulyanov ile Maksim Gorki, bu yapının en ünlü konukları arasındadırlar. Lenin'in ağabeyi Ulyanov tutukluluğunun ardından, daha sonra burada idam edilmiştir.

Kruvazör Aurora, Neva'dadır. 1917'de Kışlık Saray'da kuşatmanın başladığını işaret etmek için yapılan kuru sıkı atış onun silahından çıkmıştır.

Lenin, devrimin zaferini bütün dünyaya buradan ilan etmiştir.

Devrimci hareketin kalbi ve başlangıç yeri oluşu ve Lenin'in ağabeyinin burada idam edilmesi nedenleriyle kente 1924 yılında Leningrad ismi verilmiştir.

Petersburg, devrimlerle anılan bir kent olduğundan, büyük devrimin lideri Lenin'in ismiyle anılması da doğaldır bence.

Bugün her ne kadar hem resmiyette ve hem de günlük yaşamda kentin ismi Petersburg olarak geçse de, çok insan yine de Leningrad olarak bilmekte ve Leningrad olarak ismini telâffuz etmektedir. Tıpkı THY pilotunun gidiş esnasında uçuş ve uçuş güzergâhı hakkında bilgi verirken, yolculuğun Leningrad'a olduğunu söylediği gibi...

 

 

TARİHİ MEKÂNLAR...

Gezimize devam ediyoruz... İlk uğrak yerimiz Nevsky Prospekt.

Nevsky Prospekt, şehrin en önemli caddelerinden biridir. Sayısız tarihî bina, meydan ve kanallar tarafından sağlı sollu olarak çevrelenmiştir. Nevsky , Nevski olarak okunup; Türkçe, Yenice anlamına geliyor. Günün her saati kalabalık olan Nevsky Prospekt'i İstanbul'un İstiklâl Caddesi'ne benzetebiliriz.

Petersburg'un her tarafında tarihi mekânlar var. Bu yönüyle kent çok zengin. Bizler değişik tarihlerde ancak çok azını, Hermitage Meydanı ve Müzesi'ni, Kazan Katedrali'ni, St. Isaac Meydanı ve Katedrali'ni ve sayısız suikast teşebbüsünden kurtulduktan sonra kaderine yenik düşen ve bir bombayla hayatını kaybeden II. Aleksander'ın anısına yapılan Kandaki Diriliş Katedrali'ni gezebildik. Bu k atedraller dış görünüş olarak Kızıl Meydan'da bulunan katedrallerden esinlenerek yapılmış. Birbirine benziyor olsalar da, bütün yapıların birer hikâyeleri var.

Her biri birer şaheser olan bu gezdiğim tarihi yapı ve mekânlar hakkında kısa bilgiler vermek istiyorum:

Hermitage Müzesi: Kışlık Saray

Hermitage Müzesi , dünya sanatının incilerinin sergilendiği Rusya'nın en iyi, dünyanın ise en seçkin müzelerinden biridir. Hermitage kelimesi Fransızca olup, " inziva yeri ", " halvet yeri " anlamına gelir. Dünyanın en geniş koleksiyonuna sahip olma unvanı bulunan müze, 1764 yılında II. Katerina'nın Berlin'den 225 parçalık resim koleksiyonunu getirtmesiyle kurulmuştur. Ardından saray için yurtdışından devamlı tablo alımları gerçekleştirilmiştir. Özellikle Almanya, Fransa ve İngiltere deki birçok kontun özel koleksiyonları satın alınmıştır. Tabloların yanı sıra, resimler, gravürler, antik çağ eserleri, heykeller, Batı Avrupa dekoratif ve uygulamalı sanat eserleri, silahlar, sikkeler, madalyalar, arkeolojik eserler ve kitaplar Hermitage'da toplanmaya başlanmıştır.

Hermitage Müzesi'nin önü: Galina, Ozan ve Sevgi

Çarlara ve Çariçelere ait bazı eşyalar da daha sonra saklandıkları yerlerden çıkartılıp elden geçirilerek sergi koleksiyonuna dâhil edilmiştir.

Müze çeşitli bölümlerden oluşmaktadır: tarihöncesi kültürler; antik dönem; doğu halkları kültürleri, Rus kültür tarihi ve Batı Avrupa Sanatı gibi. Batı Avrupa Sanatı alanında resim ve heykelleri bulunanlara örnek olarak Rembrandt, Leonardo da Vinci, Michelangelo, Van Gogh, Raphael ve Fransız empresyonistleri Renoir ile Picasso'yu sayabilirim.

Hermitage Müzesi'nde sergilenen bir heykel

Günümüzde Antik Mısır döneminden, 20. yüzyıl başları Avrupa dönemine kadar dünya sanatının en güzel eserlerinin sergilenmekte olduğu müzenin koleksiyonunda üç milyonun üzerinde eser bulunmaktadır .

Hermitage Müzesi içindeki eserler kadar muhteşem bir yapı bileşkesine sahip olup, dış güzelliğiyle yani dış mimarisi, bahçe düzeni ve kapı girişlerinde bulunan heykelleriyle de etkileyici bir müzedir. Müze, sergilenen eserlerin çokluğundan dolayı birbiriyle bağlantılı beş binaya yayılmıştır. Bunların başında Kışlık Saray gelir. Müzenin ana binası, yani Kışlık Saray, bir zamanlar Rus Çarları'nın yaşadığı saraydır. Bu, yeşil-beyaz renkli ve barok stilindeki saray, büyüleyici güzelliği ve ihtişamıyla Neva nehrinin hemen kıyısında bulunur. 46.586 metrekareye yayılan sarayın 1786 kapısı, 1945 penceresi, 1057 salon ve odası vardır. Saray, 1754-1762 yılları arasında ünlü mimar F. B. Rastrelli tarafından yapılmıştır. Saray, uzun yıllar şehrin en yüksek binası olarak anılır. Çünkü 1844 yılında I. Nikolay'ın emri ile başlayan ve 20. yüzyılın başlarına kadar süren bir kanunla, şehirde Kışlık Saray'dan daha yüksek bina inşası yasaklanmıştır. Saray zaman içerisinde Rus ve yabancı ustalar tarafından dünyanın en lüks sarayı haline getirilmiş ve günümüzdeki şeklini almıştır.

Bizler müzeyi gezerken, öğretmenlerinin rehberliğinde müzeyi gezen guruplar halinde öğrenciler bulunmaktaydı; b u da, eğitimin en güzel örneklerinden biri olsa gerek . Bir de yoğun olarak Japon turistler vardı. Müzeyi gezmekten doğrusu, benim a yaklarıma kara sular indi. Buna rağmen, dört saatlik bir sürede, müzenin ancak bir kısmını gezebildik. Acemiliğimizden müzenin çok önemli yerlerini de göremedik. Tamamını gezememiş ve Rusça'yı/yazıları okuyamamış olsam da, yapı ve eserler karşısında büyülendim diyebilirim.

Gezerken, bir de yeni evlenen çiftlerin gelinlik ve damatlık elbiseleriyle Hermitage Meydanı'nda hatıra fotoğrafı çektirdiklerine, arkadaşlarıyla birlikte şampanyalar patlattıklarına tanık oldum. Bu, Ruslarda bir adetmiş.

Hermitage Meydanı: Ben, Sevgi ve Ozan

 

Kandaki Diriliş Kilisesi

Kandaki Diriliş Kilisesi'nin önü:
Ben, ulusal giysileri içersinde bir Rus kadını ve Sevgi

Eski Rus stilindeki bu fevkalade kilise, Çar II. Aleksandr'ın 1 Mart 1881 yılında bir suikasta uğrayarak ölümcül yarayı aldığı yere yapılmıştır. 1883-1907 yılları arasında tamamlanan kilise, 16-17. yüzyıl Rus mimarisi tarzında inşa edilip, Moskova'da Kızıl Meydan'daki katedralden esinlenilerek yapılmıştır. Bu katedrale bakarken gerçekten de ilk bakışta insan kendini bir an için Kızıl Meydan'da sanabilir.

Kilisenin içinde Çar II. Aleksandr'ın bazı eşyaları olup, tavan ve duvarlar mozaiklerle kaplıdır. Mozaikler alışılagelmişin dışında, yüzeyleri cilalanmış olarak kullanılmıştır. Bu sayede mozaiklerin, güneş ışığını yansıtarak ibadet edenleri ve ziyaretçileri daha fazla etkilemesi sağlanmıştır.

1917 Ekim Devrimi sonrası kapatılan kilise, çok uzun bir restorasyon sürecinin ardından 1997 yılında müze olarak yeniden ziyarete açılmıştır. Ayasofya'nın ibadete açılması konusunun zaman zaman gündeme getirilmesini hatırlayarak sordum: %90'ı Hıristiyan olan bu ülkede, buranın ibadete açılması için çalışanlar, kampanya düzenleyenler var mı veya en azından böyle bir düşünce var mı? Bana, hiç kimsenin aklından böyle bir düşüncenin geçmediğini söylediler.

Ben, Sevgi, Ozan ve Galina birlikte kiliseyi gezdik. Kiliseyi turistler 300 Ruble ödeyerek gezebiliyor.

Kilise, dış görünümü ve içteki süsleme, mozaik ve tablolarıyla insanları kendisine hayran bırakıyor.

 

Kazan Katedrali veya Kazan Kilisesi

Kazan Katedrali , ismini Tataristan'ın Kazan şehrindeki büyük yangından sonra bulunan ve uğur getirdiğine inanılan Kazan aziz tasvirlerinden (ikon) almaktadır. Katedral, 1801-1811 yılları arasında ardı arkası kesilmeyen Türk-Rus savaşları esnasında mimar A.N. Voronikhin tarafından yapılmıştır. Çar I. Alexandr, Rus İmparatorluğunun, Türklerin baş edemeyeceği bir dev olduğunu kanıtlamak amacıyla Roma'da bulunan Aziz Peter katedralinin aynısını yapmak fikriyle inşaatı başlatır. Yapım esnasında Türk-Rus savaşları Rusların zaferiyle sonuçlanınca katedralin güney kolonlarının yapılmaması kararı alınır. Böylece yalnızca Nevsky Caddesi'ne bakan kuzey kolonları inşa edilir. Sonuçta 96 adet 13 metrelik dev sütunlarıyla ihtişamlı, mimarisiyle hayrete düşürücü bir katedral ortaya çıkar. Uzun zaman katedral olarak görev yapan bina, Sovyetler Birliği döneminde müzeye dönüştürülür.

Kazan Katedrali'nin bir görünümü

 

Katedral, günümüzde yeniden hizmete açılmıştır.

Napolyon'u durdurmayı başaran ünlü Rus mareşali Mikhail Kutuzov, burada gömülüdür. Katedralin önünde Kutuzov ve yine o dönemin ünlü bir başka generali olan Tolli'nin heykelleri bulunmaktadır.

Rus Devlet Müzesi

13 Nisan 1895'de İmparator III. Aleksandr'ın ölümünün hemen ardından oğlu ve tahtın mirasçısı İmparator II. Nikolay babasının hatırasının yaşatılması için, Rus İmparatorluğu'nun başkentinde Rus uygulamalı sanatları müzesi açılmasına dair bir kararname imzalamış.


Rus Devlet Müzesi: Ben ve Hz.İsa tasviri

Üç yıl sonra, 7 Mart 1898'de, St. Petersburg'daki Mikhailovski Sarayı'nın kapıları, yani Rusya'nın ilk Milli Sanat Müzesi ziyaretçilere açılmıştır. Zamanla Mikhailovski Sarayı'nın salonları, koleksiyonların sergilenmesi için yetersiz kalmış. Rus Hükümeti ve St. Petersburg Belediye Başkanlığı'nın kararıyla müzeye şehir merkezinde üç bina daha tahsis edilmiş. Bu binalar da, Mikhailovski sarayı gibi birer saray olup, kendilerine özgü birer mimariye sahiptirler.

Rus Devlet Müzesi günümüzde 370.000 parça esere sahip olup, sadece Rus sanatçıların eserleri sergilenmektedir. Müze, bu e serlerin ve koleksiyonların sergilendiği dört saraydan oluşmaktadır. Koleksiyonların kronolojik çerçevesi çok geniş olup 2. yüzyıldan günümüze kadar geniş bir yelpazeyi içermektedir. Rus resim sanatının gelişim ve tarihini kronolojik bir sırayla ve en gözde eserlerle izlenebilecek tek mekândır. Dünyanın en geniş binalarından biri olan bu bina, Rusların sanata ne kadar düşkün olduklarının bir simgesidir aynı zamanda...

Müzede resim tabloları; altın, gümüş, sedef, zümrüt, ağaç ve dokuma işçiliğinin şaheserleri; heykel ve büstler... sergileniyor. Müzenin duvar ve tavanları ise ayrı bir güzellikte, çeşitli resim ve desenlerle dekore edilmiş.

Müzede, bana göre, daha çok Hıristiyanlığa ve çarlık dönemine ait eser ve simgeler öne çıkarılmış. Devrimci mücadeleyi anlatan eser yoktu: Sovyet dönemine ait hiçbir esere rastlamadım. Eskiden vardı da, kaldırılmış mı, bilemiyorum.

Müzeyi turistler 100 Ruble ödeyerek gezebiliyor. Fotoğraf çekme ve kamera kaydı için de ayrıca para alınıyor. Müzelerin bazı bölümlerinde ise, fotoğraf çekimi ve kamera kaydı yasaktı.

 


Rus Devlet Müzesi'nin önden görünümü

 


Aziz İzak Katedrali önü: Ben ve Sevgi
Aziz İzak Katedrali

St. Isaac Katedrali , belki de dünyanın en büyük kubbeli yapılarından biridir.

Petersburg'un ikinci -birincisi Peter ve Pavel Kilisesi'dir- en yüksek kubbesi unvanına sahip bu kilise, bir zamanlar Petersburg' un baş, Rusya'nın ise en büyük kilisesi unvanlarına da sahipmiş. Daha sonra, Moskova'daki " Kurtarıcı Hz. İsa " kilisesine en büyüklük unvanını kaptırsa da, dış ve iç mimarisi ve parlak kubbesiyle bu kiliseden çok üstündür. İlk olarak 1710 senesinde inşa edilmiştir. 1712 senesinde, I. Petro ve Katerina bu kilisenin kubbesi altında evlenmişlerdir. 1710 yılından sonra değişik tarihlerde iki kez yıkılıp yapılan kilise, günümüzdeki durumuna 1818-1858 arasında, Rus Kraliyet başkentinin en göze çarpan kilisesini yapmakla görevlendirilen Fransız mimar A. Montferrand tarafından getirilmiştir.

Yapımı üzerinden yaklaşık 150 yıl geçen bu kilise, günümüzde yaldızlı kubbesi ile St. Petersburg göklerini süslemeye devam eder.

Kilise, 1937 yılından itibaren müze olarak kullanılmaktadır.

Dış cephesi, heykeller ve her tarafta sekizer adet olmak üzere 17 metrelik tek parça kırmızı granit sütunlarla, iç kısmın tabanı İtalyan, Fransız ve Rus mermerleriyle kaplı olup, duvarlar malakit taşından 112 adet sütun, 382 adet heykel, mozaik aziz tasvirleri ve resimlerle süslenmiştir. 21.8 m . çapındaki kubbesinde 100 kg . saf altın kullanılmıştır. Duvar kalınlığı 5 m . olup, iç cephesindeki mozaiklerde 12.000 farklı ton ve renk bulunmaktadır. Ayrıca 300 basamaklı kubbesine veya kulesine tırmanarak şehir panoraması üstten izlenebilmekte.

Turistler 150 Ruble ödeyerek kuleye çıkıp, Petersburg'u kuş bakışı izleyebiliyor.

İzak Kilisesi'nin kulesini İstanbul'daki Galata Kulesi 'ne benzetebiliriz. Ben, Sevgi ve Galina yüksek kulenin 300 merdivenini tırmanarak kuleye çıktık. Petersburg'u yukardan kuşbakışı izledik, ama şahsen Galata'dan İstanbul'u seyrediş kadar çarpıcı bir güzellik göremedim: İstanbul'un Galata'dan görünümü, seyretmenin hali bir başka.

Biz kuledeyken, çeşitli ülkelerden gelmiş olan turistler kameralar ile Petersburg'un filmini, fotoğraf makineleriyle de fotoğrafını durmadan çekiyorlardı. Biz de bol bol fotoğraf çektik.

 

 

 

 

Tararskiy veya Saint Petersburg Cami

Ülkemizde yıllarca CIA kaynaklı propagandalar yapıldı: " Komünistler camileri yaktılar, yıktılar " diye. Tabi kiliseler içinde aynı şeyler söyleniyordu. Ben gezdim, gördüm: Çarlık döneminde, yani devrim öncesinde yapılan saray, kilise ve camiler yerli yerinde duruyor. Ve bu nasıl yakma ve yıkmaysa, Petersburg'a indiğimde gözüme çarpan ilk tarihi mabet yeri bir cami oldu: Cami, bütün güzelliğiyle, gökyüzüne uzanmış minarelerinin ve güzelim kubbesinin mavi çinilerinin ışıltılarıyla güneşi selamlıyordu. Daha sonra da gezilerimde hemen hemen tüm tarihi kiliselerinin yerli yerinde durduğunu gördüm ve bunlardan bir kısmını da gezdim.


Tararskiy veya Saint Petersburg Cami

Gördüğüm cami, Tararskiy veya diğer adıyla Saint Petersburg Camisi idi.

Camiyi, ilk gittiğim gün havaalanından otomobille Ozan'lara giderken gördüm. Hemen o anda Ozan'a; " bu camiyi görmek isterim " dedim. Ozan: " Tamam baba " dedi. Ama Ozan'ın sürekli çalışması ve de caminin Ozan'nın kaldığı evden çok uzak olması, benim dil bilmemem, harfleri tanıyamamam... nedenlerinden ötürü camiyi gezmek kısmet olamadı. Dönüşte yoğun bir trafik vardı. Ozan'ın temin ettiği otomobil beni hava alanına götürürken, dura kalka gidiyordu. Tam caminin önüne geldiğimizde, trafik sıkışıklığından otomobil durdu. Hemen fotoğraf makinesını çıkardım, -otomobilin camına rağmen- fotoğrafını çekmek istedim. Rus şoför, Türkçe bilmemesine rağmen niyetimi anladığından, fotoğraf makinesini elimden aldı caminin fotoğrafını çekmek için. Şoför çekmeyi beceremeyince; Galina, atik davranıp fotoğraf makinesını kendisi alarak otomobilin penceresini açıp caminin fotoğrafını çekti. Daha sonra da Ozan, bu cami ile ilgili bilgiler gönderdi. Ben kendim gezemediğim için, kendi gözlemlerimi yazamıyorum. Sadece edindiğim bilgileri buraya alıyorum.

Cami, Tararskiy veya Saint Petersburg Cami olarak isimlendirilmektedir. 1913 yılında yapılmış. 1920'de Sovyetler Birliği döneminde ibadete açılmıştır. 1921 yılında mimar Alexander van Hohen tarafından Gur-eAmir modeline göre yeniden tasarlamıştır. Cami, Semerkant'taki Timurlenk'in türbesinden esinlenerek yapılmıştır.

Bu cami, Avrupa'nın en geniş, en büyük camisi oluyormuş. İki minareli olup, minarelerinin yüksekliği 48 metreye ulaşmaktadır. Caminin kubbesi 39 metre yüksekliğindedir. Caminin boyu 45 m . ve genişliği 32 m . dir. Cami 5.000 insanı içersine alabilecek kapasitededir. Neva nehrinin karşısında ve Petersburg'un merkezinde bulunmaktadır. Bu yüzden gök mavisi rengindeki büyüleyici kubbe ve minareleri her taraftan kusursuz görülebilmektedir.


Tatarskiy Camisi'nin gökmavisi kiremitlerle kaplamalı minareleri

1940-1956 yılları arasında cami ibadete kapatılıp, sağlık binası olarak kullanıldı.

1980'de cami yeniden restore edilip, ibadete açılmıştır. Bugün, Müslümanlar camide çok rahat ibadetlerini yapabilmekte; caminin birinci katında erkekler, ikinci katında kadınlar namaz kılmaktadır. Üçüncü katında ise Arapça ve Tatarca dilleri öğretilmektedir.

Turistler, caminin mimari özelliği, çini süslemeleri ve gökmavisi kubbe ve minareleri gibi büyüleyici özgün özelliğinden ötürü camiye fazla ilgi gösteriyormuş.

 

Vlademirskiy veya Vladimir Mother of God Icon Kilisesi ve Paskalya Kutlamaları

Vlademirskiy veya Vladimir Mother of God Icon Kilisesi olarak adlandırılan kilise, Petersburg'daki en eski kiliselerden biri olup, 1783'te yapımı tamamlanmış.

 


Vlademirskiy veya Vladimir Mother of God Icon Kilisesi

Bugünkü taş kilisenin yapımı yirmi yıldan fazla sürdüğü için, tasarımında ve yapımında birkaç farklı mimarın katkıları olmuştur. Barok ve klasik özelliklerin yegâne kombinasyonu ile, kilise St. Petersburg'un tarihsel mimarisine önemli bir katkı yapmıştır. Gökyüzüne uzanan beş soğan kubbe ile süslenen kilise, şehrin en tarihi bölgelerinden biri olan Vlademirskaya Ploschad üzerindedir. Etkileyici dört dizi çan kulesi kiliseye bitişik durur.

Kilise aynı zamanda Rusya'daki en eski ve en özenli ikonlara ev sahipliğini de yapmaktadır. Kilise, aslında tarihi Vladimir Mother of God ikonunu korumak için inşa edilmiştir. İkon Kudüs'e, İstanbul'a ve en son Kiev'e gelir ve burada Prens Andrey Bogolyubskiy tarafından alınıp, Vladimir'in kenti olarak adlandırılan Antik Rusya'ya getirilmiştir.

Kilisesinin çan kuleleri ve şapelleri altınla kaplıdır. Gökyüzüne uzanan beş farklı soğan kubbesi, tepesinde parıldayan Ortodoks haçı, içerdiği beş bölümü, iki katı ve üç revak (kemeraltı) ile Vlademirskiy Kilisesi şehirdeki hiç bir kiliseye benzemez.

Kilise şehrin en favori yerinde yer alması nedeniyle Fyodor Dostoyevski gibi birçok ünlünün de yer aldığı çok kayda değer bir cemaate sahipmiş.

Devrim esnasında kilisenin varlıklarının çoğuna el konulmuş, ama kilisenin üst tarafındaki ikonlara dokunulmamış.

Kilise, 1990'da Rus Ortodoks Kilisesi olarak ibadete yeniden açılmıştır.

Ben, Sevgi ve Galina, 22 Nisan Cumartesi günü gezerken, hiç programımızda olmamasına karşın, Dostoyevski Müzesi'nin hemen karşısında bulunan bu tarihi soğan kubbeli Vlademirskiy Kilisesi'nin içersine girip ibadet edenleri izledik.

Paskalya Bayramı arifesi olduğu için, kilise çok kalabalıktı. Bayanlar kiliseye girerken eşarplarla başlarını kapatıyorlardı. İnsanlar, masa üzerinde bulunan kutsal nesneyi öpmek için (kuyruğa girmediğim için haç mı, başka bir şey mi olduğunu tespit edemedim) kuyruğa girmişti ve kuyruk da bayağı uzundu. Kilisede, kadınlı erkekli İsa'nın, azizlerin, ermişlerin resimleri önünde istavroz çıkarıyorlardı. Mumlar yakılıp, dilekler tutuluyordu. Ben, Sevgi ve Galina da mum alıp yaktık, dileklerimizi tuttuk. Sevgi ve Galina dilek olarak ne tuttular bilmiyorum, ama ben, tüm insanlık için; " Sınırsız, sömürüsüz ve küresel adaletin var olacağı bir dünya ", kendim için de, Evliya Çelebi gibi başka ülkeleri, farklı insanları, çeşitli kültürleri görmenin nasip edilmesi dileğinde bulundum.

Kilisede, ayrıca masalar üzerine bırakılan pusulalara; evlenmek isteyen, çocuk isteyen, hastalıklardan korunmak isteyen, ölmüşlerinin cennete gitmesini isteyen inananlar dileklerini yazıp kilise görevlilerine veriyorlardı. Papaz efendi, dini törenden sonra okunan duaların arasına veya sonuna kişilerin bu özel isteklerini, dileklerini de ekleyerek, Tanrı'dan bu dileklerin kabulünü istiyormuş. Tabi bu hizmetin karşılığı olarak ta üç-beş Ruble verilmesi gerekiyormuş. Alınan bu paralar kiliseye mi, yoksa oradaki görevlilere mi kalıyor diye sorduğumda: Bu konu biraz meçhul, dediler. Tabi en " doğrusunu Allah bilir !"

 

Ve paskalya...

Petersburg'da, Paskalya kutlamalarına, Paskalya Bayramı 'na da tanık oldum.

Paskalya, Hıristiyanlığın kilise takviminde temel kutlaması, yortusudur. Hz. İsa'nın çarmıha gerilişinin üçüncü gününde, dirilişini kutlamak amacıyla düzenlenir.

Batı kiliselerinde Paskalya, ilkbahar gündönümünde, yani 21 Mart ya da sonrasında dolunayın görülmesinden sonraki ilk Pazar günü kutlanır. Bu nedenle, yortu günü 22 Mart-25 Nisan arasında değişebilmektedir.

Hıristiyan toplumlarında Paskalya kutlamaları çeşitli halk göreneklerini ortaya çıkarmıştır. Bunların çoğu, " yeniden diriliş " inancı bağlamında Avrupa ve Ortadoğu'da doğmuş " bahar şenlikleri "nin eski tören ve simgelerinden kaynaklanmaktadır. Örneğin Perhiz sırasında yenilmesi yasak olan yumurta, daha sonra yeni yaşamın ve dirilişin simgesi olarak önem kazanmış, boyalı yumurtalar Paskalya'nın simgesi haline gelmiştir.

Paskalya, Petersburg'da da 23 Nisan Pazar günü çeşitli yerlerde ve çeşitli şekillerde kutlandı.

Galina, 22 Nisan Cumartesi günü Paskalya nedeniyle mavi, kırmızı ve sarıya boyanmış, pişmiş üç yumurta ve yuvarlak orta büyüklükte kuru pasta aldı. Yumurtaları ve pastayı özenle porselen bir tabağa yerleştirerek, uğur getirmesi dileğiyle televizyonun üzerine koydu. Pasta ve yumurtalar yenilmiyor. 15-20 gün öyle sergilendikten sonra atılıyor. Bizde bayramlarda nasıl " Bayramınızı kutlarım " diyorsak, Hıristiyanlar da Paskalya bayramında bir birlerine " Hristos vaskres " diye hitap ediyorlar.

Ve yine Paskalya Bayramı arifesi olan 22 Nisan Cumartesi günü, tesadüfen bir kutlamaya daha tanık oldum. Ozerki Metro İstasyonu 'nun yanındaki büyük bir marketin önünde tahta masalar dikdörtgen şeklinde sıra ile dizilmişti. Masaların üzerinde pastalar, şarap şişeleri, çikolatalar ve daha başka nesneler bırakılmıştı. Etrafında da kadınlı erkekli yaşlı, genç ve çocuklar halka olmuşlardı. Bir müddet sonra, marketten genç bir papaz ve yanında yardımcısı çıkıp, insanların oluşturduğu halkanın ortasında elinde kitap, ayakta dualar okumaya başladı. Dua bittikten sonra da yardımcısının elinde bulunan süpürgeyi alarak kutsal su kovasındaki suya batırıp, sulu süpürgeyi insanların ve nesnelerin üzerine silkeleyerek insanları, masaların üstünde bulunan nesneleri ve de marketi kutsadı.

Ben bir taraftan onları seyrederken, diğer taraftan da içimden, tüm kalbimle dualarına " Âmin " diyerek, Allah'tan dileklerinin kabul edilmesini diledim.

 

 

PETERSBURG VE YAZARLAR

Petersburg'la özdeşleşen, Petersburg kentinin ve insanlarının ruh çözümlemelerini en iyi yapan yazar Fiyodor Dostoyevski'dir. Yine bu kentle anılan Aleksandr Puşkin ise her haliyle, asil ve duygusaldır.

Bir dünya klasiği olan Ana romanının ünlü yazarı Maksim Gorki de devrim öncesinde Petersburg'da kısa bir süre cezaevinde kalmış ve Güneş'in Çocukları isimli tiyatro eserini burada yazmıştır.

Petersburg, ayrıca Tolstoy, Anna Ahmedova, Lermantov, Nekrasov ve Çaykovski gibi Rus sanat ve edebiyatının ünlü isimlerini de ağırlamıştır.

" Onlar ölmedi, kalbimizde yaşıyor " dercesine, Petersburg'u eserleriyle meşhurlaştıran Puşkin ve Dostoyevski gibi sanatçıların yaşadıkları evler bugün birer müze haline getirilmiş ve onlara ilham veren sokaklar da tüm tarihi dokusu ile birlikte korunmuştur.

Bu müzelerde yazarların kişisel eşyaları, kitapları ve kendi el yazması eserleri sergilenmektedir.

 

Puşkin ve Petersburg

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, 1799'da Moskova'da doğmuş.

Babası Sergey Lvoviç, soylu bir ailenin çocuğudur. Annesi Nadejda Osipovna, Rus Çarı I. Petro'nun vaftiz çocuğu olan İbrahim Hannibal'in torunudur.


Aleksandr Sergeyeviç Puşkin'in heykeli

Petersburg'a 1817'de yerleşir. Dışişleri Bakanlığı'nda çalışmaya başlar ve bir yandan da edebiyat ve tarih tartışmaları için kurulan, ama sonradan Refahın Birliği adlı gizli derneğin bir kolu olan Yeşil Lamba derneğine üye olur ve çalışmalarına katılır. Daha sonra da 1825'te başarısız bir ayaklanma başlatacak olan Dekabristlerin sözcülüğünü üstlenir.

1822'de bir şiirinden dolayı sürgüne gönderilir.

1826'da, Çar I. Nikolay, Puşkin'in " komplo " girişimiyle bir alakasının olmadığına inanıp Moskova'ya dönüşüne izin verir.

1831'de evlenerek yeniden Petersburg'a yerleşir.

1837'de karısının onurunu korumak için girdiği bir düello sonucu, bir Doğulu gibi " erkekçe " ölür.

O, sürgün öncesi ve sürgün sonrası birçok eser kaleme almıştır. Bu eserlerin birçoğunda, aşağıdaki şiirde olduğu gibi, Petersburg'u ve bu kentin insanlarını anlatır.

 


Yüz yıl geçti ve genç kent,
Yarı gece ülkelerinin güzeli ve harikuladesi,
Ormanların karanlıklarından, bataklıkların balçıklarından,
Görkem ve gururla yükseldi;
Bir zamanlar doğanın hüzünlü üvey oğlu Finli balıkçıların,
Dipleri bilinmez bu engin kıyılarda yapayalnız,
Harap ağlarını attıkları yerlerde,
Şimdi, sarayların ve kulelerin zarif kütleleri yükselmekte;
Şimdi gemiler, yeryüzünün dört köşesinden sürülerle
Bu zengin iskelelere seyretmekteler;
Neva granit elbisesini giymiş;
Sular üzerine köprüler asılmış,
Koyu yeşil bahçelerle
Bezenmiş adalar,
Ve genç başkentin yanında
Solgun kalmış Moskova,
...

 

Puşkin, Rusya'nın en büyük şairi ve çağdaş Rus edebiyatının kurucusu kabul edilmektedir.

O, Rusya halkının kültürel ve ruhsal dünyalarının ayrılmaz bir parçası olmuş, Rus kültürü üzerinde derin bir etki bırakmıştır. Klasik Batı edebiyatını ve Rus halk ruhunu sentezleyerek, Rus edebiyatında " gerçekçilik akımı "nı başlatan bir düşünür ve yazardır. Eserleri bugün Rusya sınırını çok çok aşarak birer dünya klasiği olmuşlardır.

Gogol, " Puşkin, olağanüstü bir olaydır " der; Dostoyevski ise, mistik bir tavırla " Puşkin, bize gelecekten haber veren bir peygamberimizdir " der.

Eserinin birçoğu Türkçeye de çevrilmiştir: Yüzbaşının Kızı, Bakır Atlı, Başkasının Karısı, Namuslu Hırsız, Erzurum Yolculuğu...

Son yaşadığı ev bugün Aleksandr Puşkin Müzesi olarak düzenlenmiş. Görkemli, eski bir yapı. Avlusunda Puşkin'in bir heykeli var. Biz ziyaret ettiğimizde heykeline bir demet kırmızı karanfil bırakılmıştı. Müzeyi gezerken ayakkabıların üstüne mest gibi büyük birer yumuşak terlik taktıktan sonra ziyarete izin veriliyor. Müzede Puşkin'in yaşamı ve dönemine ilişkin belgeler, çağdaş edebiyat ve portre örneklerinden oluşan koleksiyonlar, Petersburg ve Moskova'yı konu alan çizimler, kendi el yazmaları, kitapları, kişisel eşyaları sergilenmektedir. Bu eşyalar arasında iki adet uzun namlulu çakmaklı dolma tabanca ve düello yaptığı anda üzerinde olan ve tabanca mermisiyle delinmiş deri yeleği de bulunmaktadır.

 

Fiyodor Dostoyevski heykeli
Dostoyevski ve Petersburg

Fiyodor Dostoyevski; 1821 yılında Moskova'da, yoksullar hastanesinde dünyaya gelmiştir. 1837'de, 16 yaşındayken, Moskova'dan ayrılıp, Çarlık Rusyası'nın başkenti olan Petersburg'a taşınır. 1938'de, Harp Okulu'na girer. 1844'te, yüzbaşıyken, " yoksul ve üretimsiz gençlik yıllarının üstüne bir çizgi çeker ve doludizgin bir 'kalem proleteri' olmaya karar verir. Bundan böyle insanı, onun yaşam serüveninin en ayrıntılı derinliklerini incelemeyi, 'insanın içindeki insanı' belirginleştirmeyi hedeflemiştir artık. Ne var ki, bu insanı anlama, insanı bütün psikolojik ayrıntılarıyla ortaya koyma çabası sonunda onu; içinde yaşadığı bu kentin insan dışı, sanki şeytanın yarattığı 'büyülü' bir kent olduğu düşüncesine götürmüştür ".

Dostoyevski, yaşadığı bu kentte yazdığı romanların düşünsel yapısını ve kitaplarının özdokusu olan Rus insanının psikolojik dünyasına ait malzemeyi gene bu kentte bulmuştur.

Dostoyevski; " gizem ve mitoslarla yüklü bu büyük ve ürkütücü kent ve bu kentteki dengesiz toplumsal yaşamın esinlediği vizyon üzerine, kendini uzun uzun sorguladı. Bu taş ve mermer heykeller arasında, hantal binaların doldurduğu cadde ve sokaklarda rastladığı hayaletleşmiş insan tipleri ve bu romantik kentin mitosu; genç Dostoyevski'nin okuduğu kitapların da büyük katkısıyla yoğurduğu kişiliğini ve yazarlık tutkusunu iyice bilelemişti. Genç Dostoyevski'nin öykü ve romanlarında yarattığı kahramanlar; ustaları Puşkin ve Gogol'ün yarattığı kahramanlarla, kentin sokaklarında, Neva nehrinin kıyılarında, restoranların camlarında, heybetli yapıların sütunları arasında birbirleriyle karşılaşıp birbirleriyle harmanlanıyorlardı ."

" Şeytanın yarattığı bir kent görünümündeki Petersburg'un sokaklarındaki, meydanlarındaki insanlar; bir düş, kötü bir kâbus içinde kendi öz kişilik ve öz benliklerini yitirmiş hayaletler gibi umarsız, umutsuz bir şekilde varlıklarını sürdürmekteydiler. Dostoyevski; Rus insanının çok yakın bir sürecin sonunda, bu düşünden uyanacağı, gerçek yaşamına döneceği yeni bir Devrim Çağının muştucusu gibidir. Zorba çarlık yönetiminden kaynaklanan ve yaşamı kâbusa çeviren bu ağır iklim, Dostoyevski'nin ilk gençlik yapıtlarından son yazdıklarına dek hepsinin anatemasıdır ." ( Yaşar Atan, Dostoyevski ve St. Petersburg , Evrensel Kültür, Sayı: 142.)

Dostoyevski; bu kentte daha sonra birbirinden güzel, birbirinden değerli ve her biri bir dünya klasiği olan Karamazof Kardeşler, Yeraltından Notlar, Suç ve Ceza, Beyaz Geceler... eserlerini yazdı.

Dostoyevski'nin kitaplığı ve portesi önünde

1881'de Petersburg'da öldü. Şimdi yaşadığı evin sokağında güzel, filozofik bir heykeli var. Yaşadığı ev de Dostoyevski Müzesi adıyla müzeye dönüştürülmüş. Kitapları, kendi el yazması eserleri, kişisel eşyaları, çalışma masası... koruma altına alınarak sergilenmektedir. Müzeyi biz de gezdik. Müze giriş ücretleri turistler için 100 Ruble, kendi vatandaşları için 5 Ruble. Ayrıca fotoğraf çekimi içinde 20 Ruble ödeniyor. (Petersburg'da tüm müzeler turistler için çok pahalı, kendi vatandaşları için ise çok ucuz. Ben Rusya'dayken 1 Dolar =28 Ruble idi. Varın siz hesaplayın.)

Müzede Dostoyevski'ye ait eserlerin diğer dillerde yapılmış baskıları da bulunuyor. Kütüphane dolabının camlı bölümünde Türkçeye çevrilmiş üç kitap gördüm: Can Yayınları tarafından yayınlanan bir adet Budala romanı, iki adet de Varlık Yayınları tarafından yayınlanan Cinler romanı. Bu çevriler beni sevindirdi. Kürtçe çevrilerini de görseydim sevincim katmerli olurdu. Türkçe ve Kürtçe çevriler yan yana orada ne güzel dururdu.

İnsanın yıllarca severek kitaplarını okuduğu ünlü bir yazarın evine konuk olması, kitaplarına göz atması, sokaktaki heykelinin önünde hatıra fotoğrafı çektirmesi anlatılması zor, ama çok hoş bir duyguydu diyebilirim.

 

PETERSBURG VE KÜRDOLOJİ


Petersburg, Kürt tarih çalışmaları ve Kürdoloji açısından da önemli bir yere sahiptir. Kürtlerle ilgili belgelerin ilk bilimsel kullanılışı Büyük Katerina'nın isteği üzerine, 1787'de, Petersburg'da bulunan Bilimler Akademisi Üyesi Peter Simon Palas tarafından bütün dillerin karşılaştırmalı sözlüğü hazırlanmasıyla başladı. Hazırlanan bu sözlüğün içinde, 276 Kürtçe sözcüğünde yer aldığı bir Kürtçe sözlükte bulunmaktadır.


18. yüzyıl başlarında ise Rus Herbelot, Kürt aşiretlerinin belirsiz bir döneminin kır hayatını anlatan bir kroniğin olduğunu öğrenir. İngiliz gezginleri, büyük güçlükler pahasına bunun birkaç kopyasını elde ederler ama en iyi nüsha Rus askeri birliklerinin eline geçer. 1828'de, Rus-İran savaşı sırasında, General Suştelen, Erdebil kentini ele geçirdiğinde; Sefavilerin ünlü kitaplığını savaş ganimeti olarak Petersburg'a gönderir. Birçok kitap arasında, Bitlis Hükümdarı Şerefhan'ın kaleme aldığı "Kürt Tarihi - Şerefname"nin 1599'da bizzat Şerefhan tarafından gözden geçirilmiş imzalı bir nüshası da bulunmaktadır. Rus bilim adamları elyazması bu eserin önemini hemen kavrarlar; 1860'da, orijinal Farsça metni ilk yayımlayan Akademi Üyesi Veliaminov-Zernov'dur. Sonra, Akademi Üyesi F. Charmoy, 1869-1875 yılları arasında eserin Fransızca çevrisini 4 cilt halinde yayınlamıştır. Bilgin, bu çevri için hemen hemen bütün hayatını vermiştir. (Bu eser, 1938'de Iraklı devlet adamı Muhammed Emin Zeki tarafından Kürtçeye çevrilmiş; daha sonra 1945'te Muhammed Ali Avni tarafından Arapçaya çevrilmiş ve birinci cildi 1958'de, ikinci cildi 1962'de olmak üzere iki cilt olarak Kahire'de yayınlanmıştır.)


Mehmet Emin Bozarslan, kitabın Kahire'de basılmış olan bu Arapça nüshasını Türkçeye çevirmiştir. Bu Türkçe çevri, ilk olarak 1971'de İstanbul'da ANT Yayınları tarafından "ŞEREFNAME Kürt Tarihi" adıyla yayınlanmıştır.)


1850'li yılların sonlarında, iki Rus konsolosu, A. Çozko ve Auguste Jaba, Kürtçe ile yoğun bir şekilde ilgilenmişlerdir. Konsolos A. Jaba, 1848-1866 yılları arasında Erzurum'da kalmış ve Batı Kürt lehçesiyle ilgilenmiştir. Çevresine aydın bir Kürt grubu toplayarak, onların yardımıyla Kürt klasik yazarlarından bir seçmeler kitabı, Kürtçe-Fransızca bir sözlük, Fransızca-Kürtçe bir konuşma kitabı ve sonunda Fransızca-Rusça-Kürtçe büyük bir sözlük hazırlamıştır. Bunlardan yalnız ilk iki eser Bilimler Akademisi tarafından yayınlanmıştır. Büyük bir öneme sahip diğer iki eserin kaybolduğu sanılmış, ama 1913'te V. Minorsky bu eserlerin izini bulmuştur. -İslam Ansiklopedisi'ne "Kürtler" maddesini yazanlardan biri olan V. Minorsky'nin bir de 1915'te, Petrograd'ta (yani Petersburg'da) "Kürtler, Notlar ve İzlenimler" isimli Rusça bir eseri yayınlanmıştır.-


Sonraları ise, Petersburg'da:
1857-1858 yılları arasında, Lerch-Peter'in "Kürtler ve İran Kuzey-Kaldelileri Üzerine Araştırma",
1857'de, "Forschungen über die Kurden und die iranischen Norchadaer",
1860'da, Ernest Chantre'nin "Kürtçe Öyküler ve Kısa Notlardan Bir Deneme",
Yine 1860'da, A. Jaba'nın "Kürtçe Seçme Parçalar ve Kısa Notlardan Bir Derleme",
1868-1875 yılları arasında, F. Cheref Charmoy'nın "Şerefname Ya Da Kürt Ulusunun Olgular Yıllığı",
1879'da, A. Jaba ve Justi'nin birlikte hazırladıkları "Kürtçe-Fransızca Sözlük",
1860'de A. Jaba'nın "Kürt Anlatıları ve Kısa Derleme",
1880'de, Ferdinand Justi'nin "Kürtçe Gramer",
1887-1890 yılları arasında, E. Prym ve A. Socin'nin birlikte hazırladıkları 4 ciltlik "Kürtçe Koleksiyonu",
1883-1922 yılları arasında, V.A. Zhukovkij'in "Material dlja izuceija persidskikh nareci",
1900'da, Hugo Makas'ın (Heidelberg'de) "Kürtçe Çalışmalar: Diyarbakır Şivesinin Bir Örneği",
1926'da, yine Hugo Makas'ın (Leningrad'da) "Kurmanci Kürtçesiyle Metinler: Mardin Yöresi Şivesiyle",
gibi çok önemli eserler yayınlanmıştır.

Petersburg'da bulunan Bilimler Akademisi'nin Kürt incelemelerindeki rolü, diğer yabancı ülkelerdeki bilim adamlarınca da kabul edilmiştir. Örneğin, Justi, Prym ve Socin gibi Alman bilginleri ve Avusturyalı bilgin Nakas, bu konudaki çalışmalarını, yayımlansın diye Bilimler Akademisi'ne göndermişlerdir. Kısaca, öyle ki, Kürtler üzerine belli-başlı her eser o dönem Petersburg'da yayınlanmıştır denilebilir.
M. Orbeli, 1917 Ekim Devrimi öncesinde, Kürt incelemeleri konusunda yoğun bir çalışma içinde olmuştur; yöneticisi olduğu Hermitage Müzesi'ndeki işlerinden artakalan zamanını bu incelemelere ayırmıştır.
Nicolas J. Marr ve okulu, bu arada Vilçevsky, Rus Kürdolojisinde yeni bir aşama yaratmışlardır.

1917 Ekim Devrimi sonrasında başkent Moskova'ya taşınınca, Kürt tarihi ve Kürdoloji çalışmalarının yönü Moskova'ya kaymış, ama yine de Petersburg'da benzer çalışmalar yürütülmüştür: 1931'de, Leningrad Üniversitesi'nde, Fars Filoloji Kürsüsü'ne bağlı, Kürt inceleme grubu açılmıştır. (Kaynak: 1. Bazil Nikitin, KÜRTLER, Deng Yayınları, 5.baskı, s: 493-496 ve diğer sayfalar; 2. Dr. Cemşit Bender, Kürt Tarihi ve Uygarlığı, Kaynak Yayınları, 6. baskı, s: 270-282. 3. Şerefhan, ŞEREFNAME Kürt Tarihi, Hasat Yayınları, 3. baskı, Önsöz.")

 

PETERSBURG'A DAİR DİĞER GÖZLEMLERİM...

*Petersburg'da, ulaşım çok rahat. Metro, tramvay, troleybüs, belediye otobüsü, dolmuş, taksi ve kanallardaki teknelerle her yere gitmek mümkün.

Dostoyevski Müzesi'nin yanındaki metro istasyonunun girişi kapısı

*Tüm kent, yerin altı ve üstü, " demir ağlarla örülmüş ". Yerin üstünde tramvay, yerin altında ise kentin her tarafına harıl harıl çalışan temiz, harika metro istasyonları var. Yerin altında 120'den fazla metro istasyonun olduğu söyleniyor. Metro tünellerinin üstünden su kanalları geçiyor. Metroda jeton, kart ve akbil türü dijital nesneler kullanılıyor. Bir jetonla birkaç istasyona aktarma veya indi-bindi yapılabiliyor. Benim en çok kullandığım Ozerki-Nevski durakları arasında yaklaşık bir dakika aralıkla metro hareket ediyordu. Metroya hayran kaldım.

*Kanallarda ve nehirde bizim İstanbul Boğazı'ndaki gibi tekne turları düzenleniyor. Ben bu tur gezilerine katılmadım. Ben döndükten sonra Sevgi ve Galina teknelerle kanallarda ve Neva nehrinde tur atmışlar. Sevgi'nin söylediğine göre tur çok güzelmiş.

*Metroya ilk bindiğimde, dikkat ettim kompartımanda ben ve Ozan'dan başka esmer tenli yoktu. Metro'da yolcuların çoğu sarışın veya kumraldı. Yolcuların büyük çoğunluğunun metroda kitap, dergi ve gazete okuması çok dikkat çekiciydi. Az da olsa bazı gençler, ellerindeki cep telefonuyla meşguldü.

*Metroda, metro önlerinde, cadde ve sokaklarda dilenenleri de gördüm ama, öyle bizdeki gibi yoğun değil, her sokak başında bir dilenci yok. Seyyar satıcı yok gibi, bazı cadde ve sokaklarda dondurma ve meşrubat satanlarla gözlük satıcılarını saymazsak.

*Eski ve yeni yapıların bulunduğu alanlar dâhil, tüm kent içindeki bütün cadde ve sokaklar cetvelle çizilmiş gibi çok düzgün ve geniş.

*Hangi binaya bakılırsa bakılsın, hemen hemen tüm dış duvarlar, kapı üstleri, pencere altları ve üstleri, çatıyla duvarın birleştiği yerler desenlerle, heykel ve heykelciklerle, çeşitli kabartmalarla süslenmiş. Eski yapılar, yani tarihi binalar olduğu gibi korunmuş ve de korunuyor.

*Yapılar çok büyük ve insanlar sanki bu büyüklük altında eziliyor gibi. Binaların bir kısmı birbirine benziyor. Renkler pastel, donuk ve gri. Binaların altında restoranlar, kafeler, hediyelik ve turistik eşya satan dükkânlar ve çeşitli işyerleri bulunmakta. Bu işyerlerinin öyle bizdeki gibi ışıklı, ışıltılı, şatafatlı, büyük cam vitrinleri yok. Binanın ikinci, üçüncü katındaki pencerelerin eni boyu neyse, alt kattaki dükkânların, işyerlerinin pencereleri de aynı boyutta. Bu durum, binalarla ilgili Yapı Standardı 'nın sıkıca uygulanmasından kaynaklanıyor kanımca. Öyle her kafasına esen duvarları, pencereleri yıkıp genişletemiyor. Aynı durum, yeni yapılarda da söz konusu. Ve hemen hemen hiçbir yerde bodrum kat görmedim; bütün konut ve işlerlerinin girişi, cadde ve sokaklarda yaya kaldırımlarının hemen hizasından başlıyor. Yaya kaldırımları işgal altında değil.

Dükkân ve işyerlerinin ne ile ilgili olduğunu daha çok kapı üzerlerine veya uygun bir yere asılan tabelâlardan anlaşılmakta. Yazılar Rusça yazıldığı için ve içerisi de pek görünmediğinden, vitrin niyetine kullanılan pencereleri de bizdeki vitrinlere benzemediğinden; benim gibi Kiril Alfabesi'ni bilmeyenler içerde ne satıldığını veya ne iş yapıldığını anlamakta çok zorlanıyor. Pencerelere ufak tefek eşyalar veya reklâma yönelik çok az eşyalar konulmuştu.

*Elektrik enerjisi çok yaygın kullanılıyor. Metro, tramvay, troleybüs gibi ulaşım araçlarının yanında, hemen hemen bütün konut ve işyerlerindeki cihazlar da elektrik enerjisiyle çalışıyor. Çakmak ve kibriti ancak sigara içilen evlerde bulabilirsiniz. Bir gün sigara içmek istedim ama çakmağımın gazı bittiği için sigaramı yakacak bir nesne bulamadım. Bakkal gibi bir yere gidip 3 Ruble'ye bir çakmak aldım da sigaramı yakabildim. Elektrik enerjisinin bu kadar yaygın kullanılmasına karşın elektriklerin kesildiğini hiç görmedim ve duymadım.

*Kentin kenar bölgelerinde doğalgazdan elektrik enerjisine dönüşümü sağlayan çok sayıda termik santral var. Nükleer santraller de varmış ama ben görmedim.

*Ulaşımda metro, tramvay, troleybüs gibi elektrik enerjisiyle çalışan vasıtalar kullanıldığı için, ısınma ve sıcak su temininde merkezi sistemden yararlanıldığından ötürü hava kirliliği diye bir sorunları şimdilik yok. Tertemiz bir havası vardı. Her geçen gün artan taşıt sayısı nedeniyle yer yer ulaşımda trafik yoğunluğu yaşanmaya başlanmış. Umarım, artan taşıt sayısı egzoz kirliliğine neden olmaz.

Denizcilik Okulu giriş kapısının üst yanında bulunan güzel bir süsleme

*Rusya'da ve Petersburg'da büyük yatırımların yapıldığı söyleniyordu. Yatırımların çoğunun yapımı yabancı firmalarca yapılıyormuş. Türkiye firmaları da bu pastadan önemli paylar kapıyormuş. Petersburg'da faaliyet gösteren önemli firmalarımız var. Yoğun teknik elemanlarımız orada istihdam edilmiş durumda. Ozan'ın okuldan arkadaşlarının 4-5 tanesi Petersburg'da çalışıyor. Bir diğer gözüme çarpan şey; çok sayıda modern alış-veriş merkezlerinin yapılmış ve yapılıyor oluşuydu.

*Çalışmak bir erdem: Emekli işçiler bile çalışıyor. Hiç kimse evinde oturup ölümü beklemiyor. Kim ne iş bulursa, o işte çalışıyor. Müzelerde çalışan görevli kadınların hemen hemen hepsi emekli yaşlı bayanlardı. Çalışanlar çalışırken işlerini önemseyerek ve severek yapıyorlardı.

*Toplumsal yaşamın bütün alanında kadınlar var. Hatta kadınlar temizlik işçiliği bile yapıp caddeleri, sokakları temizliyorlar, park ve bahçe düzenlemeleri yapıyorlar... Zaten kadınlar sayısal olarak fazlaymış. Bana anlatıldığına göre, Türkiye'de nasıl gençler, delikanlılar kız arkadaş bulmakta sıkıntı çekiyorlarsa, Petersburg'da da kızlar erkek arkadaş bulmakta zorlanıyorlarmış.

*Kadınları temiz ve bakımlıydı. Temizlik işçisi, yani çöpçü olanlar bile -iş önlüğü üzerinde- saçları boyalı, tırnakları ojeliydi.

*Kanallar üzerindeki köprülerde, cadde ve sokaklarda çeşitli çalgıları çalan veya şarkı, türkü söyleyen çok sayıda müzik topluluğu gelene geçene müzik ziyafeti çekmekteydiler. Kimin gönlünden ne koparsa, ortaya konulan kutuların içersine üç-beş Ruble atıyorlardı. Biz Nevsky caddesinde turlarken, Rus Budistleri kendilerine özgü kıyafetleriyle değişik çalgılar eşliğinde ezgilerini söylüyorlardı, ilginçti.

*Yaşlı nüfus fazla; bu nedenle, çocuk doğumları teşvik ediliyor. Örneğin, askerliği gelmiş evli bir gencin çocuğu olduğunda, babalık görevini yerine getirmesi için, askerliği bir yıl erteleniyor. Bir yıl sonra ikinci bir çocuğu olursa, ikinci defa bir yıl daha askerliği erteleniyor. Üçüncü yıl yeni bir çocuğu olursa da askerlikten tamamen muaf oluyormuş.

*Kadın-erkek, yaşlı-genç çok insan sabah akşam ellerinde birer tasma; irili ufaklı, çeşit çeşit köpek gezdiriyorlardı. Köpeklerle bu kadar içli dışlı olmalarının nedeni sanayileşme ve kentleşmenin bir sonucu olarak " insanın insana yabancılaşması "ndan mı, yoksa doğaya duyulan bir özlemden mi kaynaklanıyor? Bence her ikisi de var, ama asıl söz konusu olan: Yalnızlık.

Neva Nehri, nehirde akan buzlar ve tarihi binanın önünde mayoyla güneşlenen insanlar

*İçki tüketimi çok çok fazla; insanlar yolda giderken bile içiyorlar. En gözde yerlerde bile duvar diplerinde, cadde ve sokak kenarlarında yer yer gelişi güzel atılmış boş bira ve diğer içki şişelerine rastlamak mümkün. Belediye otobüsünde, metroda bile bira içenleri gördüm. Yeni bir yasa çıkartılarak; metro, otobüs ve kamusal alanlarda içki içilmesi yasaklanmış. Gerçek anlamda uygulanması için zamana ihtiyaçları var.

*Sigara içenler de çok fazla. Özellikle kadınlar, genç kızlar cadde ve sokaklarda, kafelerde, lokantalarda... her yerde fosur fosur sigara içiyorlar. Belki bizde de kadınlar fazla içiyorlar da, muhafazakâr bir toplum olduğumuz için bunu aleni yapmıyorlar.

Petersburg'da bir sokak

*Dostoyevski Müzesi'nin hemen yanında bulunan sabit kapalı semt pazarını da gezme şansım oldu. Pazardaki reyonlarda sıra sıra her türlü deniz ürünleri, hayvansal ürünler, yemişler, baharatlar, tahıl ürünleri, sebze ve meyveler sıralanmıştı. Satıcıların çoğu Azeri'ydi. Pazarda içindeki konuşmalarda tek tük Türkçe sözcükler kulağıma çalındı.

*Kentin içinde ve çevresinde olan ağaçlar, yaz kış yeşil kalan türden ağaçlar değildi. Hepsi aynı türdü ve yapraklarını döken türdendi. Bizim kavak ağacına benziyorlardı ama gövdeleri gümüşî beyazlıkta değil de siyahımsı bir renkteydi. Ağaçlarda bol karga, evlerin önündeki bahçelerde de tek tük serçe vardı.

*Petersburg'da bulunduğum süre içersinde dış hava sıcaklığı gündüzleri ortalama 10 0 C idi. Ben, bu hava sıcaklığında, İstanbul ve Diyarbakır'da olduğu gibi üşümüyordum, yani havası insanı çarpmıyordu. Yer yer gölgelik yerlerde kar kalıntıları vardı. Neva nehri ve kanallardan buz ve donmuş kar tabakaları durmadan akıyordu. Buna karşın Neva nehri kenarında tarihi bir binanın duvar dibinde insanlar giysilerini çıkarmış mayolarıyla güneşleniyordu. Siyah ışığı absorbe eder, içine alır; beyaz ise ışığı yansıtır. Acaba, doğrudan güneş ışıklarına ek olarak, fazladan, Neva nehri üzerindeki beyaz buz parçaları da güneş ışınlarını insanlara mı yansıtıyordu da öyle mayo ile üşümeden güneşleniyorlardı? Bilemiyorum.

*Petersburg'un en önemli özelliği; 21 Haziran'da " Beyaz Geceler "i yaşamasıdır. Benim orada bulunduğum süre içersinde gökyüzü bulutlu olmadığı zamanlar bile, gece 22 00 'ye kadar ve sabahları da saat 4 00 'ten sonra etraf aydınlıktı. 22 00 - 4 00 saatleri arası da çok fazla karanlık olmuyordu: " Beyaz geceler "i yaşamasak da, " Gri geceler "i yaşıyorduk diyebilirim.

*Rusya'da ırkçılık ve milliyetçilik gelişiyormuş, yer yer ırkçı gösteri ve saldırılar oluyormuş. Esmer tenlilere, özellikle de siyahlara karşı tahammülsüzlük varmış. Zaman zaman siyahlar dövülüyormuş. Ben oradayken metroda bir Türkiyelinin de dövüldüğünü duydum. Irkçı Ruslar açıktan açığa Hitler'i rehber ediniyor, onun düşüncelerini savunuyorlarmış. Yani bir uçtan bir uca savrulma var. Sanki İkinci Dünya Savaşı'nda, faşizme ve Hitler'in militarist güçlerine karşı verilen savaşta öldürülen ve ölen 20 milyon insan kendi yurttaşları değilmiş gibi.

*Sosyalizm buharlaşmış. Metro istasyonlarında ve bazı binalarda Sovyetler Birliği'ne ait semboller, kabartmalar ve heykeller sanki mostra olarak tek tük bırakılmış. Bir iki yerde Lenin'in heykeli ve kabartmasına rastladım. Bu durumun insanları fazla ilgilendirdiğini de sanmıyorum. Her şeye karşın havaalanı yolu üzerinde, faşizme karşı kazanılan savaş anısına dikilen Zafer Anıtı bütün görkemiyle, yerli yerinde duruyordu.

 

Petersburg'dan bir görünüm

 

*Son bir not: 1989'da " Berlin Duvarı "nın yıkılışıyla, Sovyetler Birliği önce sarsıldı, sonrada kanı çekilip sönümlendi ve dağıldı. Bu durum, tüm dünyadaki komünist hareketlerin, sendikal hareketlerin ve ulusal kurtuluş hareketlerinin nitelik ve nicelik olarak zayıflamasına neden oldu. Neden ve sonuçları tartışmanın yeri bu yazımı aştığı için, es geçiyorum. Sadece şunu söyleyebilirim: Sosyalizm, " kalesi "nin dağılmasıyla şimdi bir yol ayrımında; ya kendini yenileyerek, yeni açılımlar yaparak değişen dünya koşullarına uygun küresel boyutta yeni bir enerji kaynağı olacak veya sosyalizm denen şeyden bir eser kalmayacak!

 

***

Petersburg anlatılmakla bitmez. Petersburg: Muhteşem tarihi binaları, bakımlı ve zengin müzeleri, görkemli kiliseleri, harika anıt ve heykelleri, kanalları, nehir ve nehir üzerindeki köprüleri, muazzam metro istasyonları ve ölçülü insanlarıyla görülmeye değer bir kent.

 

26 Mayıs-30 Haziran 2006 tarihleri arasında dizi olarak Ergani Haber gazetesinde,
13-20 Haziran 2006 tarihleri arasında yine dizi olarak Yeni Yurt gazetesinde yayınlanmıştır.