|
PETERSBURG'DA KURBAN BAYRAMI, NOEL, YILBAŞI VE...
Gidiş
Oğlum Ozan'ın istek ve daveti üzerine, Kurban Bayramı ve Yılbaşı'nı St. Petersburg'da ailece birlikte kutlamaya karar verdik. Ben ve eşim 20 Aralık'ta İstanbul'dan, Utku Diyarbakır'dan İstanbul'a gelip 24 Aralık'ta buradan hareket edecek şekilde gerekli vize ve uçak biletlerini ayarladık.
20 Aralık 2007'de Kurban Bayramı sabahı, inanların çoğu Bayram Namazı'nı kılarken; ben ve eşim, ufak bir kahvaltı yaparak Bayram Namazı daha bitmeden, sokaklar tenhayken bir taksi ayarlayıp havaalanının yolunu tuttuk. Bagaj ve bilet işlemlerini sorunsuz hallettikten sonra, saat 12.15'te Rus Havayollarına ait bir uçakla 15 dakika gecikmeli olarak St. Petersburg'a havalandık.
Rus Havayollarına göre Türk Hava Yolları bir adım önde. Örneğin: Yurtdışı ve yurtiçi uçuşlarında THY görevlileri Türkçenin dışında İngilizce (Rusya yolculuklarında ise ayrıca Rusça) konuşup açıklamalarda bulunurken, Rus Havayolları görevlileri sadece Rusça konuşuyorlar. THY'na ait uçaklarda, uçağın tavanlarında birçok yerde ekran var ve bu ekranlarda uçağın güzergâhı, hızı, yüksekliği, dış ortam sıcaklığı, saatin kaç olduğu, varış saati vs. yazılıyor. Rus Havayollarına ait uçaklarda ekran mekran yok ancak hizmet ve ikramlar ise kusursuzdu.
Uçakta yanımdaki bitişik koltukta Müjdat Bey diye biri vardı. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden emekli bir profesörmüş. Petersburg'a davet edildiği bir seminerde fizik tedavisi konusunda tebliğ sunacakmış. Sağlık, bilim, Kürt sorunu, Irak ve Türkiye'deki siyasi durum üzerine, fazla ayrıntılara girmeden, sohbetlerimiz oldu. Sol-Kemalist bir anlayışa, karamsar bir ruh haline sahipti. Dünyadaki ve Türkiye'deki gelişmelerden rahatsızdı. Aydın şaşkınlığını yaşıyordu. Yaşlı ve şeker hastası olduğu için, birçok konuda kendisine yardımcı oldum.
Uçak, gökyüzünde hep beyaz bulutların üstünde uçtu. Hiçbir yerde kara parçası görünmedi: Beyaz bulutlar altımızda küme kümeydi. Sevgi bulutların ihtişamına bakıp: "Sanki karları küremişler, küremişler atmışlar" diye bulutların görünümünü bir güzel tanımladı. Yaklaşık 3,5 saat sonra Petersburg'a vardık.
Havaalanında bizi Ozan ve eşi Galina karşıladılar. Sarıldık, öpüştük, koklaştık ve karşılıklı bayramlarımızı kutladık.
Havaalanının dışına vardığımızda hava çok soğuktu, sıcaklık -2 0 C 'ydı. Eşyalarımızı taksiye atar atmaz evin yolunu tuttuk.
Petersburg'da 20 gün kaldım. Kaldığım süre içersinde, hem hava çok soğuk olduğundan ve hem de yabancı dil bilmediğimden, dahası Ozan ve Galina'nın sürekli çalışması nedeniyle rehber bulamadığımdan çoğunlukla evde oturdum, kısa mesafeli yürüyüşler yaptım, kitap okudum ve dinlendim.
Daha önce Nisan 2006'da Petersburg'a 12 günlük bir gezim olmuştu. O gezimde bayağı gezmiştim. Bu nedenle, bu gezimde fazla merak ve istek duymadım. Ama yinede bazı yerleri gezdim ve bazı gözlemlere tanık oldum.
Kişisel ve sınırlı olsa dahi, gezimle ilgili izlenimlerimi yazmam ve okuyucularımla paylaşmamın yararlı olacağını düşünüyorum.
Kurban Bayramı
Havaalanından eve vardığımızda azıcık hasret giderdikten sonra valizlerimizi boşattık, getirdiğimiz hediyeleri verdik, duş alıp karnımızı doyurduk, çaylarımızı içtik, her şeye dair konuştuk.
Bayramın ikinci günü sabah, ben ve Ozan birlikte şantiyesine gittik.
Şantiyede Tacik, Özbek ve Türkiye'den çalışmaya gelmiş bir kısım işçilerle bayramlaştım. Öğlene doğru işe yaramaz keresteleri, kütükleri mazotla tutuşturup güzel bir ateş yaktık. Burhan Kalfa inşaat demirlerinden güzel bir tezgâh yaptı. Ozanların Bayram'ın birinci günü kestirdiği kurbanın terbiye edilmiş etleri getirildi. Cevat Kalfa etleri şişlere geçirdi ve şişleri pişirmeye başladı. Ben, ateşin yakılmasında ve etlerin pişirilmesinde sadece fikrî yönden yardımcı oldum.

|
Cevat Kalfa, M. Üzülmez, Burhan Kalfa, İşçi Erdal:
Şantiyede kurban etinin pişirilmesi. (21 Aralık 2007 ) |
Etler pişince, önce Özbek ve Tacik işçilere et, ekmek, salata, kola servisi yapıldı. Özbek ve Tacikler servisleri kapınca barakaların yolunu tuttular. Sonra ben, Ozan, Cevat Kalfa, Burhan Kalfa, İşçi Erdal ateş başında karnımızı doyurduk: Kısmette Rusya'da kurban eti yemek de varmış!
Ozan'ın anlatımlarına göre, Türkiye'den gelip Petersburg'da veya Rusya'da iş alan/iş yapan işyerlerinde genellikle kurban kesilmekte ve bayramlaşmalar yapılmaktadır. Rusya'daki Müslümanlar ve çeşitli Türkî cumhuriyetlerinden gelenler de kendi aralarında bir araya gelip bayramlaşmaktalar.
Petersburg'da Müslümanlar Bayram Namazı'nı camilerde kalabalık bir şekilde kılmışlar. Örneğin Petersburg'un en güzel tarihi camilerinden olan Tararskiy veya diğer adıyla Saint Petersburg Camisi'nde Bayram Namazı kılanlar, caminin içerisi yeterli gelmediğinden cemaat caddelere taşmış. Bu bilgiyi Petersburg'da yerel yayınlanan ve garlarda, metrolarda, marketlerde bedava dağıtılan 21 Aralık 2007 tarihli Moy Rayon (Benim Bölgem) isimli gazetenin "Müslümanlar Kurban Bayramını Kutladı" başlıklı haberinden örgendim.
Moy Rayon, Tatarskiy Cami'sinde Bayram Namazı kılan cemaatle ilgili yayınladığı fotoğrafın altında kısaca şunları yazıyordu: "Rusya'nın Kurban Bayramı. Tatar Camisi'nde birkaç kişi toplandı. İçersinde, kapısında ve hatta asfaltın üstünde namaz kıldılar."

|
Moy Rayon gazetesinin Kurban Bayramı ile ilgili fotoğraf ve yazısı. (21 Aralık 2007) |
Bayramın üçüncü günü ben, Sevgi, Galina ve Ozan'ın iş arkadaşı Temel Bey'in eşi Luda birlikte alışverişe çıktık. IKEA/Aşan'a gittik. Alışveriş merkezinin kentin biraz dışında olması nedeniyle, merkezi yerlerden ücretsiz servis araçları ulaşımı sağlıyor. Ozan, bu alışveriş merkezinin yapımı esnasında bir bölümünün şantiye şefliğini yapmıştır. Nisan 2006'da ilk Petersburg'a geldiğimde, bu alışveriş merkezi henüz inşaat halindeydi. Ozan'la birlikte şantiyeyi gezmiştik. Şimdi Petersburg'un en modern alışveriş merkezlerinden biri olarak hizmet vermektedir. Yabancı diyarlarda insanın kendi evladının yaptığı eseri, yapıyı bitmiş haliyle görmesi, o yapı içersinde insanların cıvıl cıvıl alışveriş yapmasını seyretmesi tarifsiz güzel bir duygu.
Petersburg'da bu alışveriş merkezi gibi onlarca alışveriş merkezi açılmış: Metro, Carousel, Sezon, Media Market gibi... Anlayacağınız Petersburg, gıdadan tekstile, kozmetikten dijital ürünlere kadar birçok uluslararası firma ve markanın istilasına uğramış; sanki 80 küsur yıl sosyalizmle yönetilmemiş gibi. Uzay ve okyanusun derinliğine gemi yollayan ama vatandaşlarının maydanoz, çiklet, tişört, çorap, çikolata gibi en basit tüketim ihtiyaçlarını dahi görmezlikten gelen, karşılayamayan bir yönetimin tarih olması ve sonrasında ise buralarda çok sayıda uluslararası firmaların peş peşe açılması fazla şaşırtıcı değil. Neyse... Hatunlar alışveriş yaparken ben alışveriş merkezinin içinde bulunan Kafe Haus'ta oturup kahve ve sigaramı içtim, gezi izlenimlerimle ilgili notlarımı yazdım.
Alışveriş merkezinde genelde hali vakti yerinde, modern giyimli hanımlar, gençler ve çocuklar yoğunluktaydı. Alışveriş merkezinin içine yapılan buz pistinde küçük çocuklar bale gösterisi yapıyorlardı. Oturduğum Kafe'den birazda onları izledim: Harikaydılar.
Noel

|
Noel Baba'nın Nevsky Caddesi'nden geçiş anı. (23 Aralık 2007 ) |
23 Aralık 2007'de, Pazar gününün akşamı tesadüfen Noel Baba'nın Nevsky Prospekt, yani Nevski Caddesi'ndeki geçiş törenine rastladık. Rus Ortodoks Kilisesi, İsa'nın vaftiz edilişini Protestan ve Katolikler gibi Aralığın 24'ünde değil, Ocağın 6'sında kutlasa bile Noel Baba 23 Aralığı 24 Aralığa bağlayan günün akşamında Nevski Caddesi'nden törenle geçti. Yerde kar olmadığı için, Noel Baba kızaklar yerine beyaz atların üzerinde kente giriş yaptı: Cadde etrafında birikmiş kalabalığı, seyircileri Rusça "Mutlu Noeller" dileğiyle selamladı. Kalabalıkta aynı şekilde bir ağızdan "Mutlu Noeller" deyip, hep birlikte dilekte bulundular.
Tören konvoyu çok uzundu. Beyaz atın üzerindeki Noel Baba'nın önünde palyaço kıyafetli bir bando takımı, arkasında sütbeyazı giysiler giyinmiş özel kıyafetli melek görünümlü erkek çocukları ve peri kızı görünümünde kız çocukları vardı. Çocukların arkasında tren katarı şeklinde döşenmiş ve desenlenmiş bez veya muşambadan yapılmış, içersine yerleştirilen çocukların veya gençlerin hareketiyle ilerleyen bir konvoy vardı. Tren katarı gibi yapılan bu şeyin altında hareket ettirici gençlerin, çocukların sadece ayakları görünüyordu.
Tören esnasında cadde tamamen trafiğe kapatılmıştı. Kentte yapılan ışıklandırmadan daha fazla, bu cadde ışıklandırılmış gibi geldi bana. Cadde üzerindeki tarihi yapılar, binalar, mağazalar, işyerleri ışıklarla süslenmişti: Kent, "ışıklı kent" görünümündeydi.
Tören sırasında bir aşağı, bir yukarı gezindik, bir iki alışveriş mağazasına girip vitrinleri seyrettik. Mağazaların birinde canlı bir klasik müzik konseri vardı: İzlemeyip, gezmeyi tercih ettik.
Noel bir gelenek, daha çok tatil havasında geçiyor. Bana anlatıldığına göre, genellikle Noel akşamı en yaşlı ana-baba veya nine-dedenin ya da sevilen birinin evinde toplanılıyor; ya da bir yerlere gidiliyor. Daha önceden alınan/hazırlanan hediye paketleri bir birlerine veriliyor. Birlikte yenilen güzel yemekler, içilen şarap ve votkalar, yapılan sohbetler dini havadan çok bir şenlik, bir eğlence havasında geçiyor.
Bizde çok kişi, dinlisi-dinsizi, okumuşu-okumamışı Noel ile Yılbaşı'nı karıştırmaktadırlar. Her ikisinin de aynı şey olduğunu, 31 Aralığı 1 Ocağa bağlayan günün İsa'nın doğum günü olduğunu düşünüyorlar. Bu doğru değil: İsa'nın doğumu, Katolik ve Protestanlara göre 24 Aralık, Rus Ortodokslara ve Gregoryenlere göre ise 6 Ocak'tır. Yılbaşı ise, araştırmacı insanların ölçü ve sayılarla dünyanın Ay, Güneş ve kendi etrafında dönmesini hesaplayarak oluşturdukları bir ölçü sistemi olan miladi takvimin başlangıç günüdür.
Proletarya Diktatörlüğü Parkı
Utku, 24 Aralık 2007 tarihinde İstanbul'dan geldi.
Utku gelince, kıt Rusçası ve biraz iyi denecek kadar İngilizcesi olması nedeniyle rehberimiz oldu: 25 Aralık 2007 tarihinde ben ve Sevgi'yi, yani annesi ve babasını Nevski Caddesi'ne götürdü. Birlikte Nevski Caddesi'nde ve bu cadde yakınındaki tarihi mekânlarda gezip, biraz tur attık. Sonra Proletarya Diktatörlüğü Parkı'nı, Smolny Katedrali'ni/Enstitüsü'nü, St. Michael Şatosu'nu vs. gezdik.
Bu gezdiğimiz yerlerle ilgili gördüklerimi, anlatılanları ve kaynaklardan yaptırdığım İngilizce çevrilerin özetini kısaca anlatacağım.
Gezmelerimiz planlı değildi, ama rasgele gezmenin yanında bazen de bir yerleri hedefleyip öyle geziyorduk. Bu gezilerimizin birinde, Utku; "Sizi Smolny Manastırı'na götüreyim. Önceki gelişimde ben biraz gezmiştim ama sizin görmediğiniz bir yer. Çok güzel bir yapı." deyince, "Tamam", dedik: Smolny'in yolunu tuttuk.
25 Aralık 2007 günü Smolny Katedrali'ne giderken, Utku, Katedralin hemen bitişiğinde bulunan bir parkın giriş kapısının üzerindeki Rusça yazıyı bana göstererek: "Baba, bak burada ne yazıyor? Burası, Proletarya Diktatörlüğü Parkı. Bak, yan tarafında da Karl Marx'ın 'Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşin !' yazısı var", deyince, ben de "iyi, o zaman gelin parkı gezelim" dedim.

|

|
Karl Marx'ın büstü (25 Aralık 2007) |
Friedrich Engels... (25 Aralık 2007) |
Park, Smolny Katedrali'nin hemen yanında. Yanında bir meydan ve meydanın çevresinde Valilik dâhil birçok devlet binası bulunmaktadır. Park normal bir park, öyle pek fazla albenisi olan bir park değil. Ağaçlık, ortasından bir yol geçiyor. Yolun ortalarında girişte sağda Karl Marx'ın, solda da Friedrich Engels'in büstleri var. Bu büstler sanki mostra/göstermelik olsun diye bırakılmış; benim gibi turistler, Sovyet döneminden kalan bir kalıntının yanında, önünde fotoğraf çeksinler diye. Çünkü kentte Sovyet dönemini anımsatacak hiçbir iz yok artık.
Nasıl havasız bir ortamda hiçbir canlı türü yaşamazsa, diktatörlüğün olduğu bir yerde de demokrasi yaşayamaz. Sovyetler Birliği'nin çökmesinin temel nedeni kanımca, Sovyetler Birliği'nde demokrasinin olmayışıydı. Lenin ve Karl Kautsky arasındaki düşünce ayrılığının temel nedeni "diktatörlük" sorunuydu. Ekim Devrimi'nden sonra rüzgâr Lenin'den yana esince, dünya komünist hareketi genel olarak Lenin'in görüşlerini kabullendi. Bizler de aynı şekilde Kautsky'i anlamadan Lenin'i tuttuk ve Kautsky'i, Lenin'in bir yakıştırması olan " Dönek "likle suçladık. Ama tarih Kautsky'i haklı çıkardı!
"Diktatörlük", sosyalist yaşamı, sosyalist çoğulculuğu ve sosyalist düşünceyi boğdu.
Neyse... Sovyet'lerden bir kalıntıyı da, İstanbul'a döneceğimiz gün, sabah saat 6'da Ozan taksiyle, ben, Sevgi ve Galina'yı havaalanına götürürken gördüm. Havaalanına çok az kalmışken, solda ışıklandırılmış çok güzel bir yapı gözüme çarptı. Ozan'a "Burası neresidir?", diye sorunca, Ozan mıntıka şeklinde anladı ve "Burası Lenin Bulvarı'dır, baba", diye yanıtladı. "Ben binayı sormuştum oğlum", deyince, "Leninle ilgili enstitü mü, kütüphane mi, okul mu bilemiyorum. Önünde de, bak, ayakta bir Lenin heykeli var", dedi. Bakınca, karanlığın içinde Lenin'in ayakta büyük bir heykelini gördüm: O kadar...
Smolny Katedrali veya Enstitüsü
 |
| Smolny Katedrali. |
Proletarya Diktatörlüğü Parkı'ndan sonra, hemen yanı başındaki anıtsal güzellikte olan Smolny Katedrali'ne gittik. Görevli bayanlardan (bu tip yerlerde genellikle orta yaş veya orta yaşın üstünde bayanlar çalışmakta) biletlerimizi aldık. Kişi başı 100 ruble, yaklaşık 5 YTL. ödedik.
Katedral'in içinde klasik müzik eğitimi veya provası yapılıyordu. Utku şu an sandalyelerin bulunduğu yeri göstererek öncesinde buranın tamamen boş olduğunu bir önceki gelişinde katedralin içinde büyük bir tadilat çalışması yapıldığını söyledi. Bu görkemli bina bugün St. Petersburg manzarasına hakim ihtişamlı bir Katedral olmanın yanı sıra aynı zamanda klasik müzik konserlerinin verildiği bir kültür merkezi.
Görevliler tarafından doğrudan kuleye yönlendirildik. Kuleye merdiven basmaklarından çıkarken, bina içersindeki tüm alanlarda merkezi bir yayınla çığan müziği benzerinde bir müzik çalınmaktaydı. Katedralin bazı bölümlerinin hâlâ kapalı ve tadilatının devam ettiği gözüküyordu.
Kuleye çıktığımızda, akşamüzeriydi. Güneş olmadığından, hava da biraz karardığından ışıklandırılmış Petersburg bir tepsi gibi gözlerimizin önündeydi. Kuleye çıkarken biraz zorlandım ama ışıklandırılmış Petersburg'u kuleden seyretmek güzeldi. Sevgi'nin sayımına göre, kulenin merdivenleri 314 basamaktı...
Petersburg'a Nisan 2006'da gittiğimde Aziz İzak Katedrali'nin kulesine çıkıp Petersburg'u kuş bakışı seyretmiştim. Petersburg'u farklı yerlerden seyretmek, hem zevkli ve hem de kenti tanımaya yararı oluyor. Smolny'nin kulesinden Petersburg'u seyrederken aklıma geldi: İstanbul'da Sultanahmet Cami'sinin, Fatih Cami'sinin, Yenikapı Cami'sinin; Diyarbakır'da Ulu Cami'nin minarelerinin şerefelerine ücret karşılığı yerli ve yabancı turistler çıkartılamaz mı? Kültür ve Turizm Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı bence bu konuda bir çalışma yapmalı. Minarelerin şerefelerine turistleri ücret karşılığı çıkartmakla, hem bir gelir elde edilmiş olunur, hem turistlere hizmet verilmiş olunur, hem tarihi ve dini mekânların tanıtımı yapılmış olunur ve de kültürler arası, medeniyetler arası diyaloga katkı sunulmuş olunur diye düşünüyorum. Yabancı ülkelerde her ırktan, her inançtan insanlar kilise veya diğer kutsal mekânları gezmekte, kulelerinden, teraslarından kenti rahatlıkla seyredebilmektedirler. Bizde neden olmasın?
Turistler, minarelerin şerefelerine çıktıklarında; "Gavurlar minarelere çıkamaz!, Mübarek cami ve minarelerimiz kirletiliyor", diye şuursuz tepkiler olur mu acaba? Ne dersiniz?
Gezdiğimiz Smolny Katedrali/Enstitüsü, Rusya tarihinde büyük rol oynayan, Palladian tarzında büyük bir binadır.
Binanın yapımı için, evlenmemiş soylu kızların eğitiminden sorumlu bir topluluk tarafından Giacomo Quarenghi görevlendirilmiştir. Yapı, 1806-1808 tarihleri arasında inşa edilmiştir. İsmini, 1764'de kurulan ve enstitü yakınında bulunan Smolny Rahibe Manastırı'ndan almıştır.
Smolny Katedrali/Enstitü, Rusya İmparatorluğu'nda soylu evlenmemiş kızlar için önemli bir eğitim kurumuydu. St. Petersburg'da çok ünlü aileler burada eğitim almışlardır.

|
Katedral üzerinden Leningrad'ın görünümü. |
Bina, 1917 Ekim Devrimi sırasında Lenin tarafından Bolşevik Merkez (Karargah) olarak seçilmiştir. Lenin, Moskova'da Kremlin'e taşınana kadar hükümeti bu binadan yönetmiştir. Lenin'den sonra, burası yerel Komünist Parti'sinin binası ve şehir toplantılarında kullanılan bir yer olmuştur.
1927 yılında, binanın önüne Lenin için bir anıt dikilmiştir. Ben, Smolny binasını gezerken, ne binanın önünde ve ne de çevresinde bu anıtı göremedim.
1934'te, Sovyetler Birliği Komünist Partisi Politbüro Üyesi ve Bolşevik lider Sergei Mironoviç Kostrikov'a, yani bilinen ismiyle Kirov'a burada suikast yapılmıştır: Suikast sonucu Kirov ölmüştür. (Kirov'un ölümü; Stalin'in Sovyetler'de ve Parti'de "tasfiye ve temizlik" yapmasına bahane oluşturmuştur.)
1991'den sonra, Smolny, şehir idaresinde ve Belediye Başkanının evi, 1996'dan sonra Valinin evi olarak kullanılmıştır. Şimdiki Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, burada Anatoly Sobchak'ın idaresinde, 1991 yılından 1997 yılına kadar çalışmıştır.
St. Michael Şatosu (St. Michael's Castle)
27 Aralık 2007 günü, St. Michael Şatosu'nu ben, Sevgi ve Utku birlikte gezdik.
St. Michael Şatosu çok büyük bir yapı ve bu yapının bütün odaları portre galerisi olarak kullanılmaktadır. Gezmek için önce kişi başı 100 ruble, yaklaşık 5 YTL. ödeyip biletlerimizi aldık. Müze, Rus Devlet Müzesi'ne bağlı ayrı bir bölüm olarak hizmet vermektedir.
Şato, St. Petersburg'un merkezinde yer alan tarihi yapılardan biridir. Mikhailovsky Şatosu veya Mühendislik Şatosu olarak da bilinmektedir.
1797-1801 yılları arasında imparator I. Paul zamanında o dönemin mimarları Vincenzo Brenna ve Vasili Bazhenov tarafından Hükümet Binası olarak inşa edilmiştir. Şato; Fransız Klasiklerinden, İtalya Rönesansından ve Gotik'ten esinlenilerek çok çeşitli mimari stil ve motifleri taşımakta/içermektedir.
I. Paul, hem entrika ve komplolardan endişe duyduğu için ve hem de kendisine suikast yapılacağı korkusu yüzünden Kışlık Saray'da kendini güvende hissetmez, kalmakta olduğu sarayı sevmez. Bu yüzden içinde sekiz genel avlusu bulunan, bu kale gibi hükümet binasını inşa ettirir. Şatonun iki tarafı Moika Nehri ve Fontanka Nehri ile çevrilidir. Diğer iki tarafı da I. Paul'un isteği üzerine yapılan 2 adet yapay kanalla çevrilir ve böylece I. Paul kendisini güvende hissedeceği bir ada-şato yaptırmış olur. Yapay bir ada izlenimi yaratan bu yere, sadece asma köprülerle ulaşılmaktadır.
Şatonun yapımı 26 Şubat 1797'de başlayıp, 8 Kasım 1800'de bitirilmiştir. Mart 1801 tarihine kadar içerisinin döşeme çalışmaları sürmüştür. (Doğu Ortodoks inancına göre 8 Kasım 1800 tarihi Aziz Michael Günü olarak kabul edilmektedir.)

|
St. Michael Şatosu -Ben ve Sevgi (27 Aralık 2007) |
Hayatın garip bir cilvesi olacak ki I. Paul, kendisini Kışlık Sarayı'nda güvende hissetmeyerek, daha güvende olacağına inanıp yaptırdığı şatosuna taşındıktan sadece 40 gün sonra, bir suikast sonucu öldürülür: Yaptırdığı şato ölümüne engel olamamıştır.
Öldürme olayı şöyle gerçekleşir: 12 Mart 1801 tarihinde, General Bennigsen komutasında görevden alınmış bir grup tarafından I. Paul'un yatak odasına baskın düzenlenir. Suikastçılar önce masaya doğru sürükleyip görevinden istifa etmesi için imza atmaya zorlarlar. I. Paul direnince, suikastçılardan biri kılıcını Paul'a saplar, daha sonra boğulup ayakaltında çiğnenerek öldürülür.
Bu olay akabinde, I. Alexander'in tahta çıktığı, suikastçılardan biri olan Nicholas Zubov tarafından ilan edilmiştir.
I. Paul'un ölümünden sonra ailesi Kışlık Saray'a geri döner ve Aziz Michael Şatosu böylelikle terkedilmiş olunur. Burası daha sonra ordunun ana mühendislik okulu olarak kullanılır: Nikolayevskaya Mühendislik Akademisi olarak.
1838-1843 yılları arasında Rus yazar Fyodor Dostoyevsky askeri öğrenciliğini bu Ana Mühendislik Okulu'nda tamamlamıştır.
1990'lı yılların başında, Aziz Michael Şatosu Rus Müzesi'nin bir kolu haline getirilir. Şimdi portre galerisidir. İçerisinde, 17. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın başlarına kadarki döneme ait Rus çarlarının, çariçelerinin, asilzadelerin, aristokratların, seçkin askeri liderlerin ve mevki sahiplerinin çok özel portreleri bulunmaktadır.
Müzeyi gezerken, bir devrimci olarak çok canım sıkıldı, midem bulandı. Müzede çarlık döneminin hanedanları çar ve çariçelerin, prens ve prenseslerin, asilzadelerin, üniformalı askeri zadların portre ve tabloları sergileniyordu. Sovyet dönemi sona erince, bunlar sanki mezarlarından çıkmış gibi, şatodan müzeye dönüştürülen görkemli yapıda birer birer yerlerini alarak yeniden itibar kazanmışlar: Çarlık hanedanlığı ve aristokratlar 80 yıl sonra olsa bile sanki sosyalizmden, Sovyetlerden intikam alıyorlar.
Bu portre ve tabloları gördükten sonra, sadece tüketme arzuları olan, hiçbir mal, hizmet, ürün ve düşünce üretimine katkısı olmayanların 80 yıl sonra böylesine itibar görmesine insan bozulmaz mı?
Sevgi ve Utku'nun keyifleri kaçmasın diye, onlara hiçbir şey söylemedim: Sadece müzedeki tablolara ilgisiz kaldım.
Eminim, 1917'de dünyayı yerinden oynatan muhteşem Ekim Devrimi'nin önderlerinin, devrimcilerin ve komünistlerin şimdi kemikleri sızlıyor!
Yılbaşı
Bana anlatıldığına göre; Doğum Günleri, Noel, Yılbaşı, 6 Ocak Şükran Günü, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, 1 Mayıs Bayramı, Faşizme karşı kazanılan savaş anısına kutlanan Zafer Günü'nü Rusya'da halk önemsemekte, günün anlam ve öneminin ötesinde bir tatil olarak, bir şenlik olarak kutlamaktadır. Ama en çok doğum günleri ve yılbaşına ilgi gösterilmekteymiş.
Yılbaşı nedeniyle alışveriş merkezleri, caddeler, metro çok kalabalıktı. Alışveriş merkezlerinde en çok ilgi gösterilen şeyler: Votka, şarap, şampanya, pasta, çikolata, et ürünleri ve meyveydi. Marketlerde en yoğun bulunan satış ürünü ve alınan şey ise alkollü içeceklerdi. Yılbaşı öncesi ve sonrasında Petersburg'da havadan bile içki kokusu geliyordu sanki.
Evde, Yılbaşı için, Galina bir gün önceden hazırlık yaptı. Renkli parlak toplarla, kurdelalarla oturduğumuz odayı süsledi. Tabi, yapma olsa da ufacık bir Noel Ağacı unutulmadı. Sonra markete gidildi. Hindi ve gerekli şeyler alındı. Sevgi hindiyi temizledi. Malzemesini hazırladı ve güzelce hindinin içini doldurdu. Akşama doğru, Ozan votka, şarap ve meyve suyu getirdi. Akşam, Galina'nın kuzeni İgor ve kız arkadaşı Tanya geldiler. Yılbaşı eş, dost ve akrabaların bir araya gelmesi için iyi bir vesile. Yılbaşı nedeniyle bizler ta İstanbul'dan kalkıp Petersburg'a Ozan'ın; İgor ve kız arkadaşı Tanya'nın da Samara'dan kalkıp Galina'nın yanına gelmesi bunun güzel bir örneği diye düşünüyorum.
İgor'ların gelişiyle birlikte karşılıklı alınan veya hazırlanan hediyeler verildi. Bu hediye verme geleneği, kanımca Noel Baba'dan geliyor.
Saat 9 gibi sofra kuruldu. Önce nar gibi kızarmış hindi dolması, salata, kola, meyve suyu yenildi, içildi. Ardından votka, kırmızı şarap, çerez ve meyveler geldi. İgor ve kız arkadaşı şarap içmeye başladılar. Ben, Ozan ve Utku votka içmeye başladık. Sevgi'yle Galina meyve suyu içtiler. Sonra benle Ozan, İgor'u araya alıp haydi haydi deyip votkaları içmeye başladık. Ne hikmetse, Rus çabuk pes etti. Sonra, Utku çekildi. Ben ve Ozan bir-iki duble daha attık, sonra biz de geri çekildik. Anlayacağınız kocaman bir votka şişesini bitiremedik: Votkanın boynu bükük kaldı!
Dışarısı, özelliklede Hermitage Meydanı ve çevresinin çok kalabalık olacağını düşünerek gece dışarı çıkmadık.
Noel, Yılbaşı ve Şükran Günü ardı ardına gelince, Yılbaşı gecesi sabaha kadar ve sonraki günlerde gece-gündüz havai fişek, maytap patlamalarının ses ve ışık cümbüşü durmaksızın devam etti.
Birlikte olmak, paylaşmak güzel şey!
Şükran Günü
IV. yüzyıla kadar Hıristiyan kiliseleri 6 Ocak tarihinde Hz. İsa'nın Kutsal Doğum Bayramı'nı kutlardı. Sonraları Roma Katolik Kilisesi, Kutsal Doğum Günü kutlamalarını 24 Aralık'a çekti. Ortodoks ve Ermeni Kiliseleri (Doğu Hıristiyanları) bunu kabul etmediler. İsa'nın 6 Ocak'ta Vaftizci Yahya tarafından vaftiz edilmesini aynı şekilde kutlamaya devam ediyorlar.
6 Ocak, Rus Ortodoksların kutsal günüdür: Şükran Günü olarak kutluyorlar.
Rusya'da 24 Aralıktan 9 Ocağa kadar tatil yapılıyor. Noel, Yılbaşı ve Şükran Günü birleşince insanlar için güzel bir tatil fırsatı doğuyor. Yeme içme, eğlenme, gezi, akraba ziyaretleri yapılanların başında geliyor.
Petersburg'da Şükran Günü'ne denk geldim, ama bir iki TV kanalının bizdeki canlı Mevlit yayınları gibi kiliselerde yapılan törenleri verişinin dışında pek önemli bir şey göremedim.
Buz Tutmuş Fin Körfezi üzerinde gezinti

|
Fin Körfezi tamamen buz tutmuş. Sevgi'yle birlikte buz üzerindeyiz. (1 Ocak 2008) |
1 Ocak 2008'de, yani yeni yılın ilk gününün akşamüzeri Ozan bizleri Finlandiya, kısaca Fin Körfezi'ne götürdü. Körfez donmuştu: Deniz, gözün görebildiği yere kadar buz tutmuştu. Denizin, buzun ve gökyüzünün mavisi birleşmiş, farklı tonda yekpare bir mavi oluşturmuştu. Buzun üzerinde yürüyerek körfezin içine vardığımızda, buzun üstünde her yaştan insanlar geziniyor, kayıyor, çocuklarıyla oynuyorlardı; genç sevgililerin bir kısmı el ele dolaşırken, bir kısmı da bira veya benzeri şeyler içiyorlardı: Maytap ve havai fişekler atılmasıyla oluşan renkli ışıklar gökyüzünde ahenkle dans ediyordu.
Ozan'ın dediğine göre, Şubat ayında denizin üzerinde arabalarıyla insanlar tur atıyorlarmış. Şubat ayında körfezin/denizin üstündeki buz tabakası daha da kalınlaşıyormuş yani.
Körfeze vardığımızda saat 17.00'yi gösteriyordu ve hava çok soğuktu. Buz üzerinde, diğer gezinenlerden cesaret alarak bizler de gezindik. Sonra Ozan'ın arkadaşı Temel Bey ve eşi Luda geldiler. Bira ve sarma dolması getirmiştiler. Onlarla biraz konuştuktan sonra ben, hem buz üzerinde gezmeden korktuğumdan ve hem de çok üşüdüğümden, 10-15 dakika sonra gidip arabanın içinde sıcakta oturmaya başladım. Yaklaşık yarım saat sonra bizimkiler gelince, evin yolunu tuttuk.
Gezim esnasında Petersburg'da havalar çok soğuktu. Petersburg'da tüm kanallar, nehirler buz tutmuştu, ama benim için önemli olan bir körfezin, daha doğrusu bir denizin buz tutmuş halini ilk defa görmüş olmamdı, doğanın sunduğu güzel bir manzarayla karşı karşıya olmamdı.
Doğanın değişik yerlerde çok farklı güzelliklerde harikalar yaratmasına tanık olmak güzel bir şey.
Fındıkkıran Balesi
Petersburg gezisinde Fındıkkıran Balesi'ni izlemek de kısmet oldu.
Baleye, 4 Ocak 2008 günü gittik. Sağ olsun, Galina bizi götürdü. Kişi başı 300 ruble, yaklaşık 15 YTL. ödedik.
Bale, Marinsky Tiyatrosu'nda oynuyordu. Tiyatro binası bir saray yavrusu gibi çok büyük ve görkemliydi. Dağıtılan Rusça bilgi notlarına göre tiyatronun 225. sezonuymuş.

|
Marinsky Tiyatrosu'nun önden görünüşü. (4 Ocak 2008) |
Tiyatroda sahnenin olduğu kısmın U şeklinde 1 salonu ve odacıklardan oluşan 5 kat balkonu vardı. Geniş sahne, harika ışıklandırma ve mükemmel sahne dekoru göz dolduruyordu. Sahnenin önünde bulunan yaklaşık 100 kişilik bir topluluk çeşitli müzik aletleriyle bale başlamadan ve bale süresince Çaykovsi'nin eserlerini çaldılar. Tavan, duvarlar, kolonlar, kapı ve pencere pervazları, balkon önleri, sahne altın yaldızlarla, tablolarla, desenlerle süslenmiş, ışıkla bezenmişti. Tam bir antika görünümü vardı. Ahşap sandalyeler/koltuklar havayı bozmasın diye değiştirilmediği için konforu düşüktü. U şeklindeki salon ve bütün katlardaki balkonlar doluydu. İzleyiciler arasında çocuklar, genç kızlar, delikanlılar, orta yaş ve üzeri bay ve bayanlar herkes vardı: Çoğunluk çocuk ve gençlerdeydi. Oyun 2,5 saat sürdü. Bale kültürüm olmadığı için, oyundaki figür, hareket ve ışıklardan pek fazla anlam çıkartamadım. Oyunun içeriğine dair hiçbir ön bilgi alamadan izlemeye başlamıştık. Öyle ki oyunun Türkçe ismini dahi bilmiyorduk. Galina Rusça ismini söylüyor ama Ozan açıklayamıyordu. Hal böyle olunca seyir esnasında oyunun ne anlattığını pek fazla anlayamadık. Oyunlarda konuşma yoktu. Sadece müzik, ışık, bale yapan oyuncular ve sahne dekorları vardı. Konuşmanın olmaması, bizim çok işimize geldi. Bir de konuşma olsaydı ne anlayacaktık?
Üçüncü perdede sahnede yaşlı bir İslâm dervişi oturmuş arbana çalıyordu. Sufî müziği benzeri bir müziğin eşliğinde uzun örük saçlı 5 güzel genç kız dans ettiler. İlgimi çeken şeylerden biri bu oldu.
Fındıkkıran sadece görsel olarak değil, bence her yönüyle tam bir ziyafetti.
Fındıkkıran Balesi hakkında kısa bilgiler
Baleyi izledikten sonra bale ile ilgili bilgiler topladım. Kısaca:
Fındıkkıran Balesi, Rus besteci Çaykovski'nin 1891'de bestelediği bir baledir.
Küçük Alman kız Clara Stahlbaum' un yeni yıl hediyesi olarak aldığı F ındıkkıran oyuncağı ile ilgili rüyalarını konu alan büyü-masal tarzı bir eserdir.
Bale, yeni yıl kutlamaları ile özdeşleşmiş ve pek çok bale topluluğu tarafından yılbaşında sahnelenmesi gelenekselleşmiş dünyanın en çok sahnelenen bale eserlerinden biridir.
Balenin yazılış öyküsü
1815'de Alman yazarı Ernst Theodore Amadeus Hoffmann halk öykülerinden esinlenerek Fındıkkıran ve Fareler Kralı adlı bir öykü yazmıştır. Sonra, Fransız yazar Alexander Dumas 1844'de Hoffmann'ın öyküsündeki karamsarlığı yumuşatıp masal tarzında çeviri ve uyarlamasını yapmıştır.
1890'larda St. Petersburg'daki Krallık Tiyatroları'nın yönetmeni olan Ivan Vsevolojsky , Dumas'nın Fındıkkıran öyküsünün iyi bir bale eseri olabileceğini düşünmüş ve Krallık Tiyatrosu'nun bale yönetmeni Fransız asıllı ünlü koreograf Marius Petipa 'dan bir bale yaratmasını istemiştir.
Petipa hazırladığı detaylı librettoyu besteci Çaykovski'ye vermiştir.
Çaykovski, konuyu beğenmemesine rağmen görevi kabul etmiş, ama eseri yaratacak ilhamı bir türlü yakalayamamıştır. Tam bu sırada New York Carnegie Hall'in açılış temsiline orkestra şefi olarak davet edilir, New York'a giderken de eserin Birinci Sahne'nin taslaklarını da yanında götürür. Yolculuk sırasında konakladığı Paris'te yeni icat edilmiş olan çelesta adlı enstrümanın sesini ilk kez duyar. İlahi bir çınlama sesi çıkaran ve klavyeli vurmalı bir müzik aleti olan çelesta, Çaykovski'ye Şeker Perisi'nin müziği için ilham verir ve eseri besteler.
Fındıkkıran Balesi ilk kez 1892'de St. Petersburg Marinsky Tiyatrosu 'nda sahnelenmiştir.
Petersburg'un dışında ise ilk önce 1934'te Londra'da sahnelenmiştir. Başarıyı yakalaması ancak 1950'lerde gerçekleşmiştir. O zamandan beri dünyanın en çok sahnelenen bale eserlerinden birisidir.

|
Balenin Türkçe afişi (1968) |
Fındıkkıran'ın Türkiye'de ilk sahnelenişi Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü tarafından 1968-1969 sezonunda Ankara'da gerçekleşmiş; baleyi Dame Ninette de Valois sahneye koymuş, koreografik düzenlemesini Richard Glasstone, Ivanov'un özgün koreografisine bağlı kalarak yapmıştır.
Balenin konusu
Stahlbaum ailesinin evinde yeni yıl partisi verilmektedir. Clara ve erkek kardeşi Fritz ile anne ve babaları dev yılbaşı ağacının altında dostlarıyla eğlenirler. Gizemli Vaftiz Baba Drosselmeyer çocuklar için bir çuval dolusu oyuncakla gelir. En güzel oyuncak, Clara'ya hediye edilen Fındıkkıran'dır. Kıskanan Fritz, oyuncağı kırar ancak Drosselmeyer tamir eder. Parti sona erdiğinde aile yatmaya gider, ancak Clara Fındıkkıran'ı görmek için ağacın altına gelir: Kollarında Fındıkkıran ile uykuya dalar.
Gece yarısı, garip şeyler olmaya başlar. Clara fare sesi duyarak uyanır. Oda, Fareler Kralı'nın önderliğindeki bir fare ordusu ile dolar. Clara kaçmak ister, ancak dev fareler onu durdurur. Öte yandan odadaki oyuncaklar da canlanır. Fındıkkıran komutasındaki kurşun askerler Fareler Kralı'nın ordusu ile savaşır ve ölür. Clara'nın terliğini Fareler Kralı'nın başına atmasıyla kral ölür ve komutanlarının cesedini taşıyan fareler odayı terk eder. Clara'nın Fındıkkıran için döktüğü gözyaşları onu canlandırır. Bir prense dönüşen Fındıkkıran, Clara'yı kendi ülkesi Karlar Diyarı'na götürür.
Karlar Ülkesi'nde Prens ve Clara, kar tanelerinin dansı ile karşılanırlar.
Clara, sonra prensin eşliğinde Şekerleme Ülkesi'ne gider. Şeker Perisi'ne farelerle yaptıkları savaşı anlatırlar. Peri, onları ödüllendirmek için kutlama dansları sunar. Son olarak prens ile Şekerleme Perisi birlikte dans ederler.
Clara, rüyadan uyanır ve kendisini Fındıkkıran'ı ile beraber evlerinin salonundaki yılbaşı ağacının altında bulur.

|
Puşkin Anıtı (2 Ocak 2008) |
Puşkin'in Düello Yaptığı Yer Ve Anısına Dikilen Anıt Ozan'nın evine yakın bir yerde bir park vardı. Bir gün bu parkın yanından arabayla geçerken Galina, bu parkın Puşkin parkı olduğu, Puşkin'in düello yaptığı, yaralandığı yer olduğunu ve anısına yapıldığını söyledi.
Parkın olduğu yer eskiden kentin dışında bir yermiş. 1837 yılında, Puşkin ve düellodaki rakibi buraya gelip düello yapmışlar. Puşkin yaralanmış ve sonra da aldığı bu yara nedeniyle ölmüştür.
Ruslar, Aleksandr Sergeyeviç Puşkin'e (1799-1837) olan sevgilerini göstermek için, O'nun anısına bu parkı yapmışlar.
Yazarların böylesine kadir kıymetinin bilinmesi övgüye değer güzel bir olay.
2 Ocak 2008 günü Park'a Sevgi'yle gittik. Park, büyük bir park, yüksek ve kocaman kocaman ağaçları var. Bir tarafından karayolu, bir tarafından demiryolu geçiyor. Parkın ortasında Puşkin anısına dikilen bir anıt var. Kiril alfabesini çözsem de, Rusça bilmediğim için, ne anıtın üzerindeki yazılardan ve ne de anıtın hemen karşısında bulunan mermer plaketlerin üzerindeki yazılardan Puşkin sözcüğünün dışında hiçbir şey anlamadım.
Anıtın yanına vardığımda, anıtın önünde yeni bırakılmış kırmızı bir gül vardı. Çevresinde aileler çocuklarıyla geziniyorlardı. Bir kısım insan da, hava soğuk olmasına karşın banklarda oturmuş kitap veya gazete okuyordu.
Sevgi anıtın önünde resmimi çekti.
Sonra ben de bir banka oturdum, bir sigara yaktım: Okuduğum kitaplarını, kitaplarındaki kahramanları, mücadelesini, politik düşüncesini ve en önemlisi 1837'de karısının onurunu korumak için girdiği bir düello sonucu bir Doğulu gibi " erkekçe " ölüşünü düşünmeye başladım. İnsanın yıllarca kitaplarını okuduğu, hayran olduğu bir yabancı yazarın anıtının yanı başında olması, onunla sohbet edercesine konuşması anlatılması zor, ama hoş bir duygu.
Utku'nun Moskova'ya gidişi ve tren garı
4 Ocak 2008 gecesi, daha doğrusu 5 Ocak 2008'de saat 01.50'de Utku'yu ben, Ozan ve Galina Nevski Tren Garı'ndan Moskova'ya yolculadık. Utku, davet üzerine, Moskova'da çalışan arkadaşlarını görmeye, onlarla biraz Moskova'da gezmeye gitti.
Tren Garı eski, tarihi bir yapı. Bu Gar gibi, Petersburg içinde değişik yerlerde 2-3 tana daha varmış. Garlar belirli demiryolu istikametlerine göre hizmet verecek şekilde konumlandırılmış. Nevski'deki Gar, Petersburg-Moskova güzergâhında seyahat edecekler için, bir başka gar Petersburg-Avrupa güzergâhı için, bir başka gar da Petersburg-Sibirya güzergâhı için hizmet vermekteymiş.
Petersburg-Moskova arası yaklaşık 8-8,5 saat sürüyormuş. Kurban Bayramı, Noel, Yılbaşı, 6 Ocak Şükran Günü gibi dini bayram ve tatillere denk geldiği için Gar kalabalıktı.
Gece saat 01.30 olmasına karşın dikkatimi iki şey çekti: Kondüktörlerin tümünün kadın olması ve gar binasının içinde insanların el açıp dilenmesi. Kadınları geniş şekilde çalışma alanında etkin olmalarına sevindim, bütün dünyada el açan insanların sayısının her gün artışına da bir o kadar da üzüldüm.
Bizde trenlerde ben hiç kadın kondüktör görmedim. Bilmiyorum, TCDD'de çalışan kadın kondüktör var mı acaba?
Leningrad/Petersburg ve Abidin Dino
Nisan 2006'daki Petersburg (Leningrad) gezimden döndükten sonra, Leningrad'ın Kürdolojiyle ilgisini keşfettim. Ve önemli bulduğum için, Petersburg (Leningrad) İzlenimleri'me "Petersburg ve Kürdoloji" bölümünü ilave ettim.
Bu gezim sonunda ise, sevgili hemşerim M. Şehmus Güzel'in 16 Ocak 2008 tarihinde gönderdiği bir e-mail, benim "Leningrad/Petersburg ve Abidin Dino" bölümünü yazmama neden oldu. Hocama buradan teşekkür diyorum.
M. Ş. Güzel gönderdiği e-mail'de şöyle diyordu: [ St.Petersburg ] "İzlenimlerini merak ediyorum elbette. Bu kadar çok isim değiştiren kaç kent vardır dünyada? Bu kadar isim bu kadar heykel hangi kentte vardır? Bu kadar da yazara ilham kaynağı bir kent ayrıca. Bilmem bizim Abidin Dino'nun sesini duydun mu oralarda: "Action!" diye çok seslendi oralarda çünkü. Len Film Stüdyoları'nda az dirsek çürütmedi biliyorsun, Eylül 1934'ten Mayıs 1937'ye kadar. Yutkeviç'le birçok filmin kotarılması için birlikte çalıştı ve birçok filme dekorlar yaptı. Elbette o günkü kentle bugünkü arasında çok fark vardır. Ama her kent aynı zamanda biraz da kendi tarihidir: Hele bu kent. İkinci dünya savaşında Stalingrad direnişinden çok söz edildi: Haklı olarak. Çünkü direniş güçlüydü nazilerin o deli saldırısına karşı ama en uzun direnişin Leningrad'da yapıldığı gözlerden kaçmamalı. Neyse, izlenimlerini merakla bekliyorum."
Bu mail'den sonra Abidin Dino'nun Leningrad macerası yazılmaz mı? Yazılır.
Petersburg, sadece Rusya'nın değil, sanat ve düşünce yönüyle bizim için de önemli bir yerdir. Abidin Dino bunun en güzel örneğidir. Abidin Dino, Türkiye ve de Dünya'da tanınmış önemli ressamlarımızdan biridir. O, bir aydın olarak saygın ve namuslu duruşuyla Türkiye'nin yüzünü ak edenlerden biridir. Ressam, aydın ve düşünce adamımız Abidin Dino, en verimli yıllarını, devrim sonrası hummalı bir şekilde çalışan Sovyet aydınlarıyla, sanatçılarıyla birlikte Leningrad'da, şimdiki ismiyle Petersburg'da geçirmiştir, çalışmıştır.
Uzatmadan… Petersburg ve Abidin Dino ilişkisine kısaca değinmek istiyorum.
Abidin Dino, 1933'te İstanbul ve Ankara'ya Cumhuriyet'in 10. Yıl kutlamaları sırasında film çekmeye gelen Sergey Yutkeviç'le tanışır.

|
Abidin Dino ve Sergey Yutkeviç(?) Rusya'da. Foto: M.Ş.Güzel'in Arşivinden |
Sergey Yutkeviç Rusya'ya dönünce Moskova'da Sovyetski İskustvo dergisinde bir yazı yazar. Yazısında, A. Dino dâhil Türkiye'deki genç ressamlardan söz eder. Leningrad'a dönünce, çok geçmeden A. Dino'yu Len Film'e dekoratör olarak davet eder: "Aramızda film çevirmeyi öğrenirsin, geçtiğimiz aşamaları geçerek, birlikte çalışarak" diyerek.
A. Dino o günler ile ilgili duygularını yıllar sora M. Ş. Güzel'e şöyle açıklar: "1917'den topu topu 17 yıl sonra Leningrad'a gitmek, orada çalışıp yaşamak bulunmaz bir fırsat!"
Sergey Yutkeviç, Len Film'in (Leningrad Film Stüdyoları) Birinci Atölyesi'ni yönetmektedir.

|
Abidin Dino Len Film Stüdyolarında. (Madenciler filmi çekimi olabilir ?)
Foto: M.Ş.Güzel'in Arşivinden |
A. Dino, 1934'te Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'ne (SSCB) gider.
SSCB'ye gidişini, oradaki yaşamını, yaptıklarını ve gördüklerini 12 Nisan 1988'de M. Ş. Güzel'e ve 1990'da Franc-Culture Radyosu için ozan Andre Velter'le yaptığı söyleşilerde anlatmıştır.
A. Dino İstanbul'dan ayrılmasını, Odessa'ya varışını ve ilk izlenimlerini şöyle anlatır:
"SSCB bandıralı bir gemiye biniyorum. Ver elini Odessa. Siyasi tercih sonucu değil, dekoratör olarak, SSCB'de sinemada çalışmak üzere. Sovyet sinemasının müthiş ve harika bir sinema olduğunu biliyorum. Sovyet sinemasına hayranım zaten (...)
Odessa'ya varır varmaz, Lenfilim'in özel olarak gönderdiği ve amiral kasketli bir görevli beni karşılıyor. Oradan trenle Moskova'ya yola çıkıyoruz. Vardığımda Moskova Film Festivali var. Dünyanın her köşesinden gelen sanatçılar vardı. İsimlerini duyduğum mitik insanlarla tanışıyorum: Eisenstein gibi. aslında başlangıçta ancak uzaktan görebiliyorum; çünkü etrafında birçok insan var, sürekli olarak.
'Yeni gelen Türk' sıfatıyla tanıştırıldığım herkes bana büyük bir ilgi ve candan bir yakınlık gösteriyor. Şundan herhalde: Sovyet sinemasında o sıralar çalışan yabancı sayısı çok azdı.
Daha sonra başka sinemacılarla tanıştım: Jean Lodos gibi. Bu arada Andre Malraux'nun kardeşiyle de. Malraux'nun kardeşi son derece sevimli bir çocuktu."
A. Dino SSCB'de dil sorunu nasıl çözdüğünü de şöyle anlatır:
"SSCB'ye vardığımda tek sözcük Rusça bilmiyordum. Ama şanslıydım. İlk günlerimde çevremdeki birkaç kişinin Fransızca bilmeleri sayesinde dil sorunun üstesinden geldim. Fransızcayla idare ediyordum. Ancak Rusçayı öğrenmem gerekiyordu. Ve nefes kesen bir hızla çok kısa zamanda Rusçayı öğrendim. Çünkü Leningrad'da Lenfilm'e varır varmaz, Rus aktör Garin'le, Erast Garin'le tanıştırıldım. Garin, Gogol'un "Müfetiş"inde oynayan sanatçıdır. Yutkeviç sinema öğrenmem için beni Garin'in ellerine teslim etti. Garin o sırada ilk filmini çeviriyordu: Gogol'un "Evliliği".
Gogol'un eserinde çok iyi Rusça konuşulur. Film çekiminde provalarda bir cümle en az on kez yineleniyordu. Rusçayı işte böyle bir süreç içinde öğrendim. Üç ay sonunda başımın çaresine bakacak kadar Rusça biliyordum. Altı ay sonra çok iyi konuşuyordum."
A. Dino SSCB'de yaptığı işleri ve o dönemin önemli siyasi gelişmelerine ilişkin gözlemlerini şöyle anlatır:
"Normal olarak görevim/mesleğim dekoratörlüktü. Ama bu, o kadar kolay değildi. O yıllarda, Lenfilm Stüdyosu'nda bu iş oldukça karmaşıktı. Garin'in dışında iki genç yönetmen bir film çevirmeye karar vermişlerdi: Çara suikast yapan anarşist genç bir kadın üzerine. Yaşamı ve yaptıklarına ilişkin bir film. Ben de bu filmin hazırlıklarına katıldım. Dekorlarını düşünürken, tam o günlerde Kirov katledildi. Kirov'un öldürülmesi haberi bize, Leningrad'da büyük bir otelde bir odada geç saatte yirmi-otuz kişi oturmuş içerken ve söyleşirken ulaştı. Kirov katledildi denilince, ben "O da kim" diye sordum. Yutkeviç ile birlikte Türkiye'den gelmiş olan Arnstam bana yanıt verdi: "Bizim Mustafa Kemalimizdir!" dedi. Başka bir arkadaş atıldı: "Yok, Mustafa Kemalimiz değil, İsmet İnönümüzdür." Sonuçta öldürülen insanın Stalin'den sonra gelen siyasi bir lider olduğunu anladım.
"Kirov'un öldürülmesinden sonra Stalinist baskılar gittikçe belirginleşti, yoğunlaştı. Belki o öldürülmeden önce de Sibirya'da kamplar bulunuyordu. Ama bundan kimse bahsetmiyordu. Pek fazla tutuklanan olduğunu da sanmıyorum. En azından gözle görüldüğü kadarıyla. Ama Kirov'un öldürülmesiyle birlikte baskılar arttı: Lenfilm Stüdyosu'nda bazı arkadaşlar 'kaybolmaya' başladılar. Kimi insanlar 'kamplara', kimi hapishaneye, kimi Sibirya'ya götürülüyordu. 'Gidenlerin' bir kısmından bir daha haber alınamadı.
"1934'ten 1937'ye kadar geçen süre büyük 'temizleme/tasfiye' dönemidir. SSCB'de kaldığım süre boyunca baskılar arttı. Böylece olan-bitenlerden benim de haberim oluyordu. Olayları yakından izliyordum.
"SSCB'de yaşam dediğim gibi rahattı, ancak 1937 sonuna doğru, bir yabancı olarak benim için, hatta çevremdekiler için artık tehlikeli olmaya yüz tutuyordu. Bunun üzerine SSCB'yi terk etmeye karar verdim."
Ve terk eder.
A. Dino, Leningrad'da dolu dolu yaşar. Bulunduğu süre içersinde az resim yapar, ama çok çizer. 'Parmaklar' çizmeyi bile sürdürür. 1935'te çekimi yapılan Madenciler (Les Mineurs) filminin dekorlarını yapar. Filmde "Decors: Abidine Dino" yazılıdır. SSCB'de bulunduğu süre içersinde Sergey Yutkeviç, Eisenstein, Jean Lods, Andre Malraux'in kardeşi, Erast Pavloviç Garin, General Primakov gibi önemli şahsiyetlerle, sanatçılarla, aydınlarla tanışır. Ve burada çok şey öğrenir. Sonraki yaşamında bu öğrendiklerini resimlerine, desenlerine, tablolarına yansıtmaya çalışır.

|
Madenciler filminde Décors Abidine Dino diye yazılmaktadır . M.Ş.Güzel'in Arşivinden |
Not: Bu bölümü yazarken M. Şehmus Güzel'in Pêré Yayınları'nca yayınlanan Abidin Dino ile söyleşiler; yazılar: HAYAT VE SANAT (2006) kitabından yararlandım (s: 49-68). A. Dino ile ilgili fotoğrafları ise, bana, özel olarak M. Şehmus Güzel gönderdi. Bu fotoğraflar Türkiye'de ve Dünya'da (!) ilk kez benim sitem aracılığıyla yayınlanıyor. Hocama, buradan sevgi ve saygılarımı gönderiyor ve kendisine çok teşekkür ediyorum.
Geziden kısa kısa notlar
1.
Gezim öncesi tanıdık ve bazı arkadaşlara Petersburg'a gideceğim dediğimde; -kadın erkek fark etmeksizin çoğu kişi imalı bir biçimde, "tek mi gidiyorsun, yenge de var mı? " diye sorguladılar. Güzel genç kızlar var, gönül eğlendirebilirsin anlamında. Algılar mı farklı, yoksa beyinlerde farklı bir koşullanma mı var ya da cinsel açlığın dışa vurumu mu söz konusu olan. Bilemiyorum. Petersburg'da tarihî ve kültürel yerlerin görülmesi, gezilmesi, insanın sevdikleriyle bir arada mutluluğu paylaşması nedense hiç akla gelmiyor.
2.
Rusya, Glasnost ve Perestroika (açıklık ve yeniden yapılanma), ardından dağılma; "Reel Sosyalizm"den, yani planlı ekonomiden "Serbest Piyasa" ekonomisine geçişin sancılarını çekse de, ekonomide büyük atılımlar yaptığı, uluslararası sermayeye açılarak istihdam ve üretim kapasitesini artıran bir konuma geldiği açıkça görülmektedir.
3.
Petersburg'da, kanımca aynı şekilde tüm Rusya'da; kocaman binaları, geniş yolları, muazzam metrosu hariç sosyalizmden, Sovyetlerden geriye kalan pek bir şey yok: Sosyalizmin ruhuna Fatiha okunmuş!
4.
Rusya doğal kaynakları bakımından zengin bir ülke, ama Araplar gibi sadece tüketen toplum değil, aynı zamanda üreten bir toplum. Sadece tüketen toplumlar geleceği olmayan toplumdur: Ruslar salt tüketenlerden değil!
5.
Resmi binalar, kavşak, cadde, meydan, metro isimleri her yer ve her şey Kiril Alfabesi ile Rusça yazılmış, Latin Harfleri mumla arasan bulmak mümkün değil! Çok kötü. Rusçayı bilmemek, Kiril Alfabesinden anlamamak insanı uzaylı yapıyor.
6.
Genel olarak eğitim, sağlık gibi hizmetlerin ve kent içi telefon görüşmelerinin ücretsiz olduğu söyleniyor.
7.
Metro, cadde ve alışveriş merkezlerinde müthiş bir insan kalabalığı vardı. İnsanlar akın akın akıyordu sanki. Büyük yapılardan, büyük caddelerden, insan kalabalığından ürkmemek elde değil. Bekli de Noel, Yılbaşı, Şükran Günü'ne ve dolayısıyla tatil dönemine denk geldiğimiz için böyleydi.
8.
Ana kavşaklarda, metro giriş/çıkış kapılarında el yapımı eldiven, başlık, kazak, roka gibi çeşitli otlar, sucuk, kurutulmuş balık satan çoğu yaşlı ve giyimleri iyi olmayan seyyar satıcılar ve dilenciler fazlasıyla vardı. Bu tür yerlerde polis kontrolleri çok yoğun.
9.
Kent merkezinde müthiş bir trafik vardı. Arabayla bir yerden bir yere gitmek tam bir işkence. İstanbul gibi Petersburg'un da trafikle başı belada diyebilirim: Metro bir velinimet.
10.
Rüşvet yoğun. Trafik polisleri bizimkilerini aratmıyor.
11.
Gezim esnasında Petersburg'daki meydanlarda, caddelerde, sokaklarda, evlerin penceresinde ya da balkonunda, işyeri vitrinlerinde büyüklü-küçüklü hiç bayrak görmedim. Bayraklar insanın gözünün içine içine sokulmuyor. "Birileri"nin adına, "birilerini" tehdit edercesine dalgalanmıyor. Sadece resmî devlet dairelerinin önündeki direklerde var: Demek ki, "Büyük Devlet" bayrak sallamayla olunmuyor!

|
Hermitage Meydanı ve meydandaki buz pisti. (27 Aralık 2007) |
12.
Petersburg'un en çok gezilen ve ünlü olan Hermitage Meydanı ve Müzesi'ni iki yıl önce gezip gördüğüm için, bu gidişimde eşim ve Utku'yla birlikte sadece meydanda biraz dolaştım. Kış olması nedeniyle olacak ki, meydana bir buz pisti yapılmıştı; her yaştan ve her cinsten insanlar ücret karşılığı patenle kayıyorlardı. Paten, eldiven, elbise gibi gerekli malzemeleri olmayanlar, bunlar için ayrıca kira bedeli ödüyorlar.
13.
Petersburg'da kaldığım süre içinde hava sıcaklığı genellikle -2 0C ile -16 0C arasındaydı. Günler kısa, gökyüzü grinin değişik tonlarındaydı, ama genelde kurşunîydi. 20 gün içersinde sadece 3 gün, bir iki saatliğine güneşi görmek nasip oldu. Geceleri, Ay ve yıldızları görmek daha uzun sürüyordu.
***
Daha önceki gezi izlenimlerinde yazdığım gibi: Petersburg; muhteşem tarihi binaları, bakımlı ve zengin müzeleri, görkemli kiliseleri, harika anıt ve heykelleri, kanalları, nehir ve nehir üzerindeki köprüleri, muazzam metro istasyonları; Ekim Devrimi'ndeki kahramanlıkları ve Nazi işgaline karşı direnişi ile farklı bir kent: Bence bu kent, görülmeye değer bir kent.
02.02.2008, İstanbul
11 Nisan - 15 Mayıs 2008 tarihleri arasında bazı kısımları Ergani Haber'de yayınlandı.
|